Koronavirüs Hakkında Önemli Bilgiler

Şüphelendiğiniz durumlarda 184'ü arayın!

Analitik Felsefe


Analitik felsefe, 20. yüzyılın yaklaşık elli ya da altmış yıllık bir kesitinde, başka her şeyi unutturacak kadar etkili olmuş olan felsefe anlayışı veya okulunu temsil eder. Analitik felsefe, aslında büsbütün yeni veya salt 20. yüzyıla özgü olan bir felsefe değildir. Pek çoklarına göre, 17. yüzyılda Hobbes ve Locke tarafından kurulan, fakat 19. yüzyılda neredeyse tümden unutulan bir felsefe geleneğinin 20. yüzyılda, yeni birtakım araçların da yardımıyla, olabilecek en görkemli şekilde canlanışına tekabül eder.

Bütün felsefeler gibi, analitik felsefenin de temin ettiği şemsiye altında çok sayıda farklı filozofun yer alabilmesini mümkün kılan birtakım temel ve belirleyici özellikleri vardır. Bu özelliklerin en başında ise, analitik felsefenin ontoloji anlayışını açığa vuracak şekilde atomiklik özelliği, yani analitik geleneğe mensup filozofların evrenin çok büyük sayıda basit, bağımsız ve müstakil kendiliklerden meydana geldiğini dile getiren inançları bulunur. Gelenek içinde yer alan farklı filozoflar söz konusu bağımsız ve basit varlık ya da kendilikleri teşhis edip tanımlama noktasında birbirlerinden önemli farklılıklar sergilerler. Nitekim içlerinden bazılarına göre bu basit kendilikler maddi parçacıklar, bazılarına göre duyu verileri, bazıları için izlenimler, diğer bazıları içinse olgulardır. Basit öğeleri, bağımsız kendilikleri ne kadar farklı şekillerde tanımlarlarsa tanımlasınlar, analitik filozoflar evreni oluşturan söz konusu müstakil kendiliklerin birbirleriyle olan ilişkisinin içsel, özsel veya zorunlu bir ilişkiden ziyade, nispeten gevşek ve dışsal bir ilişki olduğunu kabul ederler. Zaten analitik felsefenin belirleyici sıfatı da işte bu kabulden yani felsefenin ilk ve en önemli görevinin analiz olduğu, kompleks gerçeklik, varlık veya kendilikleri kendilerini oluşturan basit kendiliklere indirgeyecek bir analizden meydana geldiği kabulünden çıkar. Gerçekten de analitik felsefe geleneğine mensup filozoflara göre, basit unsur ya da kendilikler, kendileriyle karşılaşıldığında başka herhangi bir şeyin yardımı olmadan, dolayımsız olarak anlaşılabilir olma anlamında basittirler. Dolayısıyla, kompleks bir varlık ya da kendilik ancak kendisini meydana getiren basit, bileşensel öğelerine erişmeyi mümkün kılacak bir analiz tam ve doğrulukla hayata geçirildiği zaman anlaşılıp açıklanabilir. Buradan da anlaşılacağı üzere, analitik felsefe geleneğinde yer alan filozofların, Kant sonrası felsefeye, özellikle de Alman idealizmine, Comte, Marx, Dewey ve Heidegger gibi bağlamcı veya bütüncü filozoflara egemen olan açıklama anlayışını ya da daha doğrusu açıklama doğrultusunu tersine çevirdikleri söylenebilir. Sözünü ettiğimiz tüm bu bütüncü filozoflar, basit olanın anlaşılamaz olduğu, ancak ait olduğu bağlama veya bir parçası olduğu bütünün içine yerleştirildiği zaman anlaşılır hale geldiği düşüncesinden hareketle, açıklamanın yönünün basitten komplekse, küçükten büyüğe doğru olması gerektiğini ifade etmişlerdi. Oysa analitik filozoflar açıklamanın yönünün kompleks olandan basit olana, büyükten küçüğe doğru olması gerektiğini söylerler.

Analitik geleneğe mensup filozoflar, işte bu yüzden “açıklığa” olağanüstü büyük bir önem yüklediler. Bu bağlamda, bilgimizin kaynağını büyük ölçüde meydana getiren deneyimin aslında açık olduğunu kabul ediyorlardı; fakat deneyimin bize yalın öğelerle gelmediğini, karşı karşıya kaldığımız deneyim unsurlarının tam tersine bütünler veya kütleler olduğunu ileri sürdüler. Dahası, bu bütünü ya da kütleleri deneyimlememiz, onlarla ilgili tutumlarımız veya inançlarımızdan, bilumum korku ve endişelerimizden etkilenir. Analitik filozoflara göre, bizim istenen açıklığa erişmemiz ancak söz konusu deneyim kompleksleri, kendilerini meydana getiren ve her biri, başka herhangi bir şey değil de olduğu şey olan basit bileşensel unsurlarına ayrıştırıldığı zaman mümkün olabilir. İkinci olarak açıklığa, zihin deneyimin bu basit bileşenleriyle doğrudan temas içine girdiği, umutların ya da korkuların işe hiçbir şekilde karışmadığı deneyim, dolayımsız bir karşılaşma şeklinde yaşandığı zaman ulaşılabilir. Açıklığın olmazsa olmaz bu iki koşulunun aslında birbiriyle yakından ilişkili olduğu kabul edilir. Analiz faaliyetinin kendilerinde son bulduğu basit kendiliklerin, doğrudan ya da dolayımsız deneyimine sahip olmak mümkündür; bunun da en önemli nedeni, söz konusu kendiliklerde, basit olmaları dolayısıyla, bizdeki korku, kaygı ya da umutları doğuracak hiçbir şey bulunmamasıdır.

Analitik filozofların böylesi bir açıklık arayışı veya talebi içinde olmaları, onları doğallıkla dile, kendilerini 20. yüzyılın “dile dönüş hareketi”nin en önemli failleri haline getirecek kadar yoğun bir ilgi göstermeye sevk etmiştir. Analitik filozofların bakış açısıyla, gündelik dilin muğlaklık ve belirsizliklerle dolu olmak anlamında hayli yetersiz, felsefi amaçlar açısından uygunsuz, anlam açıklığına erişmek yönünden sıkıntılı olduğu kabul edilir. Evrenin duyu verilerinden, izlenimler veya yalın olgulardan meydana geldiğini öne süren analitik filozoflar açısından, bu gerçeği açığa vuran şey, gündelik dilin dünyanın, acılık ve tatlılık, yeşillik ve kırmızılık, yuvarlaklık ve düzlük benzeri şeyler yerine evler ve armutlar benzeri bütünlerden oluştuğunu temsil etmesidir. Gündelik dili, bu dilin muğlaklık, belirsiz anlamlılık ve benzeri bilumum tuzaklarını geleneksel pek çok çözümsüz problem ve felsefi ihtilafın en önemli kaynağı olarak gören analitik filozoflar, bu yüzden felsefi soruşturmanın başlamasından önce, gündelik dilin mümkün olduğu ölçüde arındırılması gerektiğini düşünürler. Gerekli açıklığı temin edecek böyle bir hazırlık çalışmasının kaçınılmaz olduğunu öne süren bu filozoflar, böyle bir hazırlığın layıkıyla hayata geçirilmesi durumunda geçmişin çözümsüz felsefi problemlerinin ve sonuçsuz ihtilaflarının çözümlenip sonuçlandırılabileceğini iddia ederler. Analitik filozofları Kant sonrası düşüncenin neredeyse tüm filozoflarından ayıran şey de budur, yani dile olan yoğun ilgi ve felsefi problemlere yaklaşımın en iyi yolunun dilsel kullanım üzerinde odaklaşan eleştirel bir inceleme olduğu kanaatidir. Gerçekten de 18. yüzyılda fenomen ile numen arasında bir ayrım yapan ve numenin bilinemediği yerde bilginin yegâne konusunun fenomen olduğunu bildiren Kant’tan sonra, filozoflar ya numenin bilgisinin bir şekilde mümkün olduğunu öne sürme ya da tüm dikkatlerini fenomenler üzerinde yoğunlaştırma alternatifleriyle karşı karşıya kalmışlardı. 19. yüzyıl filozoflarının önemli bir bölümü bilinemeyen numen düşüncesinin çelişik olduğundan hareketle, birinci alternatifi seçip numenin bilinebileceğini öne sürdü. Buna mukabil, bir grup filozof da ikinci alternatife bağlanarak, tüm dikkatlerini fenomenler üzerine yoğunlaştırdı. Dikkatlerini fenomenler üzerine yoğunlaştıranlar, öte yandan yüzyılın ortalarında ikiye bölündüler. Buna göre, sözgelimi Comte’un da aralarında bulunduğu bir grup filozof, sadece gözlemlenebilir fenomenler ve bu fenomenler arasındaki mekânsal-zamansal ilişkilerle meşgul oldular. Diğerleri ise, fenomenlerin ve fenomenler arasındaki mekânsal-zamansal ilişkilerin en azından kısmen insan zihninin sentezleyici faaliyetinin eseri olduğunu dile getiren Kantçı öğreti üzerine odaklaştılar. Aralarında kimi Hegelcilerin, Marksistlerin, Nietzsche ve izleyicilerinin bulunduğu bu ikinci grup, zaman zaman felsefeden bir ölçüde uzaklaşarak, doğallıkla sosyal psikoloji, antropoloji, sosyoloji ve kültür tarihi doğrultusunda ilerlediler.

Analitik filozoflar işte bu sonuncu gelişmenin felsefe açısından büyük bir felaket olduğunu düşündüler. Onun bir felaketi ifade etmesinin, analitik geleneğe mensup filozoflar açısından iki büyük nedeni vardı: Her şeyden önce, bu çerçeve içinde yapılan çalışmalar, geliştirilen düşünceler, onlara, elbette felsefeden anladıkları şeye bağlı olarak, hiçbir zaman bir felsefe gibi görünmedi. İkinci olarak da sözgelimi Nietzsche ve izleyicileri tarafından ortaya konan araştırma ya da felsefeler, epistemolojik ve ontolojik kabulleri itibariyle, onlara septisizm ve rölativizmle sonuçlanmaya mahkûm felsefeler olarak göründü. Analitik filozoflar, işte bu yüzden ve ayrıca, baştan itibaren Kantçı inşacılıktan çıkışın bir yolunu aradıkları için tamamen realist bir yaklaşımla fenomenlerin varoluşu üzerinde yoğunlaşan kanat içinde olmaya özen gösterdiler. Hatta numenlerden söz etmek, bu filozoflara anlamsızlığın tepe noktası olarak göründüğü ve fenomen terimi daha az gerçek olan bir şeyi ima ettiği için onlar fenomenlerden söz etmekten bile vazgeçtiler. Numenler felsefenin lügatinden bir kez çıkartılınca, Kant’ın daha temel bir şeylerin görünüşü olarak öne sürdüğü fenomenler hakikaten var olan yegâne gerçekler haline geldi. Analitik filozoflar, dahası söz konusu gerçekleri, analiz sürecinin kendilerinde son bulduğu basit, bağımsız kendiliklerle özdeşleştirdiler. Felsefenin en merkezi görevi de işte bu noktadan itibaren gerçekliği meydana getirdiğine inanılan söz konusu bağımsız kendilik veya gerçeklerin basitlik ve açıklıklarını gözler önüne sermeye yetecek kadar basit ve açık olan bir dil bulma problemi haline geldi.

İşte tam da bu noktada, Aristoteles’ten bu yana yüzyıllar boyunca üzerine ölü toprağı örtülmüş olsa da 20. yüzyılın başlarında özellikle Gottlob Frege ve Bertrand Russell’ın çığır açıcı çalışmalarıyla, deyim yerindeyse şaha kalkan mantık, olağanüstü hoş bir tesadüfün eseri olarak devreye girdi. Ve böylelikle de analitik filozoflar “sembolik mantığı ideal veya yetkin bir dilin çerçevesini temin eden bir disiplin olarak görme” durumuna geldiler. Analitik felsefenin mantığa bakışıyla ilgili bu iddia ya da ifadeyi, bu felsefenin farklı versiyonları ya da okullarını tanımlayacak şekilde, öyle sanılır ki en az iki, hatta üç değişik anlamda yorumlamak mümkündür. Buna göre her şeyden önce Frege, ama esas olarak da Russell ve ilk dönemi itibariyle Wittgenstein, mantığı dilin ve dili de dünyanın gerçek yapısını açımlayan bir araç veya disiplin olarak düşündü. Russell ve Wittgenstein, bununla da kalmayıp, gündelik dilde bu yapıdan ayrılmanın karışıklık ve hatalara yol açtığı, bu durumun da dilin yüzeydeki gramerinin gerçek yapıyı yansıtamamasından kaynaklandığı sonucuna vardılar. Örneğin Wittgenstein ilk döneminde gündelik dilin asıl mantıksal formu gizleyerek, düşünceyi açık olmaktan alıkoyduğunu söylüyordu. Frege, Russell ve Wittgenstein, işte bu durumun bir sonucu olarak, felsefi problemlerin dilin yüzeydeki unsurlarına kapılmaktan, onun yüzeydeki gramerini temele almaktan kaynaklanan sözde problemler olduğunu düşündüler. Sözgelimi “Aslanlar kükrer” ve “Aslanlar varolur” benzeri tümcelerdeki benzerlikten dolayı, “varolma” fiilinin tüm diğer fiiller gibi, özneye bir şey yükleme işlevini yerine getirdiği düşünülebilir ve dolayısıyla da varoluş, aslanların kükreme özelliklerine benzer başka bir özellikleri olarak görülebilir. Oysa sembolik mantıkta söz konusu tümcelerin sembolik eşdeğerleri bütünüyle farklıdır; varoluş, yüklemi temsil eden bir sembolle temsil edilmek yerine, “… olan en az bir X vardır” anlamına gelen bir varlıksal ya da tikel niceleyiciyle ifade edilir.

Mantığı dilde ve düşüncede açıklığı temin eden en önemli araç haline getiren söz konusu yaklaşım dışında, “sembolik mantığın ideal bir dilin çerçevesini oluşturması”ndan söz edilebileceği ikinci bir anlamı, mantıksal pozitivizmde, özellikle de bütün hayatı boyunca bilimin amaçları açısından en iyi dilin ne olduğu meselesiyle uğraşmış olan Rudolf Carnap’ta buluruz. Bununla birlikte, en iyi veya en yetkin dilin ne olduğu konusu, elbette bilimin diliyle sınırlanmış bir konu değildir. Bu açıdan bakıldığında, Russell’ın Principia Mathematica’da, Whitehead ile birlikte geliştirdiği formel dilin, gereği gibi yorumlandığı takdirde, doğru ve yanlış önermelerin dili olduğu rahatlıkla söylenebilir. Fakat gündelik dil, sadece doğru önermelerden oluşan bir dil değildir. Gerçekten de gündelik dil emirlerin verildiği, soruların sorulduğu, taahhütlerde bulunulan, inançların dile getirildiği, izinlerin verildiği, zorunlulukların ve imkânların olumlandığı bir dil olmak durumundadır. İşte bu durum analitik felsefecileri, aynı genel amaç doğrultusunda, dilin yukarıda örneklediğimiz assertorik olmayan yönlerine hakkını veren, standart mantık dışındaki mantıklar üzerinde çalışmalarına yol açmıştır. Nihayet, aynı bağlamda, analitik felsefe geleneği içinde, dili mantığın ya da formel bir sistemin dar gömleği içine sıkıştırmanın onun işleyiş biçimini çarpıtmak olduğunu düşünen filozoflar da olmuştur. Dilin aynı anda pek çok işlevi yerine getirdiğini, getirdikleri işlev yönünden benzer gibi görünen ifadelerin fiili kullanımları enine boyuna incelendiği zaman, birtakım farklılıkları açığa vurduğunu dile getiren söz konusu gündelik dil filozofları ise mantık benzeri formel sistemlerin, en iyi durumda her şeyi aşırı basitleştirdiklerini, en kötü durumda da dilin tüm boyutlarıyla yalın bir kurallar kümesine göre iş gördüğü varsayımıyla birtakım felsefi problemlere yol açtıklarını ileri sürer.

(...)
 
Gottlob Frege

Frege, analitik felsefenin bazen iki, bazen üç olarak telaffuz edilen kurucularından biri olarak geçer. Çünkü o, analitik felsefenin en önemli aracını meydana getiren modern matematiksel mantığı bulmuş yani mantıkta büyük bir devrim gerçekleştirmiş ve böylelikle de analitik felsefenin seyrini belirlemiş kişidir. Frege’nin dahası, felsefe tarihinde Kant’la birlikte başlayan inşacılıktan ve bu arada Alman idealizminin çok belirgin etkisi ve ağırlığıyla yerleşen idealizmden realizme geçişte, elbette bir başına değil de Moore ve Russell’la birlikte çok etkili olduğu söylenebilir. Frege, öte yandan bu noktada kalmamış, bulmuş olduğu yeni aracı mantık ve matematik felsefesine uygulamıştır.

(a) Mantık Felsefesi

Frege’nin söz konusu düşünsel serüveninin gerisinde, matematiği mantığa indirgeme projesi olarak, “lojisizm” diye tanımlayabileceğimiz yaklaşım bulunur. Söz konusu yaklaşıma göre matematiğin önermeleri, her ne kadar a priori olsalar da sentetik önermeler değildirler; onlar, sadece mantıksal aksiyomlarla tanımlardan türetilebilir olma anlamında analitiktirler. Lojisizm işte buradan matematiğin kavramlarını saf mantıksal terimlerle tanımlayıp, matematiğin önermelerini birtakım apaçık mantıksal ilkelerden türetme amacı güder.

Eski Mantığın Eleştirisi

Söz konusu programı hayata geçirebilmek için Frege öncelikle eski mantığın eksikleriyle sınırlamalarını gözler önüne serme ihtiyacı içinde olmuştur. O, geriye dönüp baktığında, mantıkta yaklaşık iki bin beş yüzyıllık bir süre boyunca, sadece iki kayda değer adımın atıldığını görür. Bunlardan birincisi, mantıkla ilgili görüşlerini, Analitikler başta olmak üzere, Organon kapsamı içinde yer alan diğer eserlerinde açıklıkla ortaya koyan Aristoteles’in atmış olduğu son derece önemli ve dev adımdır. Nitekim sonradan, onun bu konuda söylenebilecek olan her şeyi söylemiş olduğu kabul edilmiş ve dolayısıyla, mantığa yaklaşık iki bin yıllık bir süre boyunca en küçük bir katkı yapılmamıştır. Frege bu alanda ikinci adımın, 19. yüzyılın başlarında, Hegel’in etkisinin bir sonucu olarak, Aristoteles mantığına gerçekleştirilmiş bir devrimle atıldığını ileri sürer. Bu yeni mantık, oldukça dinamik karakteriyle diyalektik bir mantık olup, çelişkiyi düşüncedeki, daha yüksek bir sentezde aşılması gereken bir evre olarak görür. Frege’yi yeni bir matematiksel mantığa götüren en önemli adım, onun Aristoteles’in klasik mantığıyla Hegel’in diyalektik mantığına yönelttiği eleştiridir. Gerçekten de Frege, Aristoteles mantığının çok dar olduğunu, Hegelci diyalektik mantığın hiçbir şekilde mantık olmayıp, psikolojiden ibaret olduğunu ileri sürer. Aslında Aristoteles mantığına yönelik eleştiri, salt Frege tarafından değil başkaları tarafından da ifade edilmiş bir eleştiridir; hatta onu geometri ve aritmetik alanlarında yaşanan gelişmelerin bir sonucu olarak kendiliğinden geliştiği dahi söylenebilir. Buna göre, özne-yüklem ve kopula ya da bağlaç örüntüsü klasik mantığın tüm önermelerinin kendisine indirgenmek istendiği yegâne kalıp olup, gerisinde Aristoteles’in bütün yargıların form açısından yüklemsel olduğunu dile getiren temel tezi bulunuyordu. Frege’ye göre, mantık ile matematik ayrı disiplinler olarak görüldükleri için bu tez uzun yüzyıllar boyunca hiçbir şekilde sorgulanmadı. Gerçekten de mantık düşünce yasalarının, matematik ise sayı ve niteliğin bilimi kabul edilmeleri için onların ayrı ve özerk bilimler olarak kabul edilmeleri kaçınılmazdı.

Mantık ile matematiğin, Frege’nin projesine uygun olarak kesişmesinin, Aristotelesçi teze meydan okunması ve dolayısıyla, klasik mantığın sınırlılıklarının açığa çıkışı sürecinde, ilk büyük adımı oluşturduğu rahatlıkla söylenebilir. Gerçekten de Eukleides’in aksiyomlarından daha az kesin olduklarını düşündükleri paraleller postulatından bir süreden beri hoşnutsuz olan matematikçiler, onu standart bir kanıtlama yöntemiyle ispat etmeye kalkıştılar. Söz konusu ispat yöntemi, doğruluğu kanıtlanmak istenen önermenin yanlış olduğunu varsaymaktan ve önermenin yanlışlığı varsayımından bir çelişkinin çıktığını göstermekten oluşuyordu. Fakat söz konusu indirgeme stratejisi paraleller postulatına uygulandığında, bütün matematikçileri şaşırtacak şekilde hiçbir çelişkinin ortaya çıkmadığı görüldü. Ortaya çıkan şey Eukleides’in teoremlerinden tamamen farklı bir teoremler kümesi ve dolayısıyla Eukleidesçi olmayan bir geometriydi. Dahası, farklı aksiyomlar kümesinden farklı geometriler türetmek mümkün görünüyordu. Bu, her şey bir yana en azından geometrinin Newton’un öngördüğü tarzda mekânın bilimi olmadığı anlamına geliyordu. Geometri mekânın bilimi değilse eğer, neyin bilimiydi? Bu soru üzerinde düşünen matematikçiler, geometrinin çok şaşılası bir şekilde mantığa benzediğini gördüler. Fakat geometrinin kendisine benzediği bu mantık, çok açıklıkla görüldüğü üzere, Aristoteles’in eski tasım mantığı yani yüklemsel forma ağırlık veren mantığı değildi. Aritmetik alanında yaşanan gelişmeler de aynı doğrultuya işaret etmekteydi. Aynı şekilde aritmetiğin kendisine indirgenmek durumunda olan mantık da Aristoteles’in geleneksel mantığı değildi. İşte bu durum matematikçileri mantık üzerinde düşünmeye sevk edince, Aristoteles mantığının sınırlılıkları, başta Frege olmak üzere, herkes için açık hale geldi. sözgelimi Aristoteles’in tasım mantığında bağıntıları ifade etmenin, bağıntılar üzerinden akılyürütmenin bir yolu bulunmamaktaydı. Örneğin Platon’un Aristoteles’ten daha uzun olduğunu öne sürdüğümüzü varsayalım; burada, “-den uzun olma”nın Platon’un bir özelliği olduğunu ileri sürmenin yolu ve imkânı yoktur. Gerçekten de Platon’un boyunun Platon’un bir özelliği, Aristoteles’in boyunun ise Aristoteles’in bir özelliği olduğunu söyleyebiliriz. Fakat Platon’un boyunun Platon’un ve Aristoteles’in boyunun da Aristoteles’in boyu olduğunu öne sürdüğümüz zaman, Platon’un Aristoteles’ten uzun olmasıyla ilgili bir şeyler söylemiş olmayız. Çünkü Platon Aristoteles’ten kendilerinin göreli büyüklüklerinden dolayı uzundur ve göreli büyüklük, ne Platon’un ne de Aristoteles’in bir özelliğidir. O, sadece ikisi arasındaki bir bağıntı olmak durumundadır. Buradan çıkması gereken sonuç açıktır: Bazı yargılar, özne-yüklem formunda olmayıp, bağıntı formuna sahipseler, buradan en azından bazı akılyürütmelerin tasımsal olmadığı sonucu çıkar. Frege, sınırlı olduğunu düşündüğü klasik Aristoteles mantığının, her şeye rağmen mantıksal form üzerinde yoğunlaşmak gibi bir meziyeti bulunduğunu öne sürer. Ona göre, Hegel’in diyalektik mantığında, bu da yitirilir. Gerçekten de Frege, başta Russell olmak üzere çağdaş pek çok filozofla birlikte, Hegel’in diyalektik mantığının, sanıldığı gibi devrimci bir mantık olmadığını düşünür. Çünkü Hegel de aynen Aristoteles gibi, “özne-yüklem formunun evrenselliğini” varsayar. Fakat Hegel’in mantığı, Frege’ye göre, Aristoteles’in bağışık olduğu bir büyük hataya düşer. Bu hata da onun, mantıksal forma ilişkin eksik de olsa bir açıklama getirememiş olmasından kaynaklanır. Frege, diğer matematiksel mantıkçılarla birlikte, aslında Hegel’in bunu yapamamasının, yani mantıksal forma bir açıklama getirememiş olmasının neredeyse kaçınılmaz olduğunu düşünüyordu. Çünkü ona göre, akıl, idealistlerin öne sürdükleri gibi, dünyayı inşa ediyorsa eğer, o zaman tüm dikkatler zihnin kurucu ya da inşa edici faaliyetleri üzerinde yoğunlaşır. Bu takdirde, mantık da zihnin söz konusu kurucu faaliyetine ilişkin bir tasvir ya da betimleme haline gelir. Bu ise, idealist mantığın, Aristoteles’in düşmüş olduğu hataya düşmekle kalmayıp, onu fazladan bir tür psikoloji haline getirmek suretiyle, yanlış bir yöne soktuğu anlamına gelir.

(...)
 
Mantıkta Devrim

Mantık alanında hiç kuşku yok ki büyük bir devrim gerçekleştirmiş olan Frege, her şeyden önce felsefeyi tüm yargıların, özne-yüklem formuna dayalı olduğunu ima eden eski mantığın sınırlılıklarından kurtarır. İkinci olarak, idealist mantığa karşı çıkmak suretiyle, Moore’un epistemoloji üzerinden giderek ortaya koyduğu realizmin mantığa dayalı yeni bir versiyonunu temin eder. Gerçekten de Frege’nin kurmuş olduğu bu yeni matematiksel mantıktan etkilenmiş ve onu bir analiz aracı haline getirmiş olan tüm filozoflar, realist filozoflardı. Bu yüzden bir şeyi bildiğimiz zaman, zihne sunulmuş, zihinde mevcut olan her şeyin, idesi veya belli bir temsili değil de bizatihi kendisi olduğunu ileri sürdüler. Buradan yola çıkan bütün analitik filozoflar, yeni mantığın kurucusu Frege dahil olmak üzere, bilgi iddialarımızın ifade edildiği dili analiz etmenin, doğru iddiaların mantıksal formu ortaya çıkarıldığı zaman, evrenin yapısıyla ilgili bilgi vereceğini düşündüler. Mantıksal form ile dünyanın varlık yapısı arasında doğrudan bir ilişki olduğunu düşünen Frege’nin mantığı, eskinin terimler mantığından ziyade bir önermeler mantığıydı.

Formâl Dil

Frege bununla birlikte, önermeler mantığına ilişkin bir analizden söz ederken, insanların fiilen birtakım iddialarda bulunduğu gündelik dil üzerinde çalışmayı teklif ediyor değildi. Gündelik dilin çoğu zaman muğlak, anlam belirsizlikleri ve tutarsızlıklarla dolu olup her zaman çok fonksiyonlu bir görünüm arz ettiğini düşünen Frege’nin yaklaşımı, idealistlerinki gibi betimsel değil de normatif bir yaklaşım olmak durumundaydı. Çünkü onun amacı dilin, dünya hakkında birtakım doğrular aktarmaya muktedir olmak durumundaysa eğer, sahip olması gereken mantıksal formu gözler önüne sermekti. Bir mantıkçı olarak Frege’yi gündelik dilde en fazla rahatsız eden husus, dilin gramatikal formunun mantıksal formu gizlemesi olmuştur. Sözgelimi gramatikal açıdan pek çok farklı, ama mantıksal açıdan tek bir yüklem vardır. Gündelik dilin yol açtığı bir başka sıkıntı, onun çok fonksiyonlu olmasından kaynaklanır. Gündelik dil, sadece doğru ve yanlış olabilen iddialar ortaya koyup yargı belirtmez, fakat bir yandan da telkinde bulunmak, emir vermek, izin istemek, başkalarını aldatmak vs. için kullanılır. Bir bilişselci olarak Frege, bir konuşmacının sosyal amaçlarına hizmet eden bir dille değil de dünya hakkında malumat aktarmaya elverişli bir dille ilgilenir. Onun bununla gözettiği şey de iddiaların yapısını incelemek, yani dilin dünya hakkında malumat aktarmak durumundaysa eğer, sahip olması gereken özellikleri belirlemek suretiyle dünyaya, dünyanın yapısına ilişkin hangi bilgilere sahip olunabileceğini tespit etmektir.

Frege, dilin temel fonksiyonlarından biri dünya hakkında bilgi aktarmak olsa dahi, gündelik dilde ortaya konan iddiaların, iddialar olma fonksiyonlarıyla ilgisiz pek çok unsur ihtiva ettiğini düşünür. Ona göre, iddiaların mantıksal yapısını anlamak istiyorsak eğer, saf iddia örnekleri veya kavramsal içerik üzerinde yoğunlaşmamız gerekir. Bunun sağlanabilmesi için de mantığın dilinin bütünüyle formel bir dil olması gerektiğini ileri süren Frege, böylesi saf bir dilin geliştirilmesi noktasında, kendisine örnek ya da model olarak matematiği alır. Çünkü matematikte iddialar ortaya koymaktan veya saf yargıları ifade etmekten başka hiçbir şey yapmayan bir dile sahip oluruz.

Fonksiyon ve Argüman

Matematiği bu şekilde kendisine model alan Frege, sonraki adımda matematiksel fonksiyon ve argüman kavramlarını kullanmaya başlar. Başka bir deyişle, daha önce özne ile yüklem arasındaki gramatikal ayrımın yetersiz olduğunu öne süren Frege, bu noktada söz konusu ayrımın yerine yenisini geçirmek amacıyla fonksiyon ile argüman arasında bir ayrım yapar. Bundan sonra artık iddialar ortaya koyan, yargılar bildiren önermeler, Aristotelesçi mantıkta olduğu gibi, özne ve yükleme değil fakat fonksiyon ve argümana ayrılarak analiz edilir. Bunlardan fonksiyon, onu tam hale getirmek için doldurulması gereken bir boş yere sahip olan bir kavrama, argüman ise bir kavramın altına giren ve böylelikle onu tam hale getiren bir nesneye benzer. Sözgelimi “x2 + 1” ifadesi, x değişkeninin bir fonksiyonunu ifade eder, zira onun değeri sadece x’in yerine geçireceğimiz argümana bağlıdır. Örneğin o, 1 argümanı için 2 değerine, 2 argümanı için 5 değerine, vs. sahip olur. Frege söz konusu matematiksel düşünceyi fonksiyonlar argüman olarak sadece sayıları değil, fakat her türden nesneyi alacak şekilde genişletir. Buna göre “x’in başkenti” ifadesi Türkiye argümanı için “Ankara” doğruluk değerine sahip bir fonksiyonu ifade eder. Örneklerden de anlaşılacağı üzere Frege, bir önermedeki –sözü edilen önerme elbette, benzeri başka önermelerle bir araya geldiğinde kompleks önermeleri meydana getiren atomik önermedir– sabit öğeyle değişken öğe arasında bir ayrım yapar. Bunlardan sabit öğe “kendi içine kapanmış” ve “doymuş” öğeyken, değişken öğe “açık” ve “doymamış” öğedir. Doymamış bir ifade tanım ve örneklerden de anlaşılacağı üzere, bir kavram terimi ya da sözcüğüdür ve bir kavramın ya da daha doğrusu bir fonksiyonun yerini tutar; doymuş ifade ise özel bir isim olup, bir nesne ya da argümanın yerini tutar. Frege, sözgelimi “Sezar Galya’yı fethetti” önermesinin, doymuş öğe “Sezar”, doymamış öğe de “… Galya’yı fethetti” olacak şekilde analiz edilmesini ister. Öte yandan, “Galya”nın da doymuş bir öğe ya da ifade ve dolayısıyla, özel bir isim olarak aynı işlevi yerine getirebileceği dikkate alınırsa, burada –“kimin”, “nereyi” fethettiği sorularına bağlı olarak– iki argüman tarafından doyurulmayı veya tamamlanmayı gerektiren bir fonksiyonla karşı karşıya olduğumuz kolaylıkla anlaşılabilir. Yine, burada “İskender” ve “Pers diyarı”nın argüman olarak alınması suretiyle, aynı mantıksal forma sahip “İskender Pers diyarını fethetti” önermesi elde edilebilir. Hal böyle olduğunda, “Seza” ile “İskender” bir x değişkeninin belirleme almış değerleri, “Galya” ile “Pers diyarı” bir y değişkeninin belirlenmiş değerleri olarak karşı karşıya getirilebilir. Burada “F”, fonksiyonu gösteren harf olarak alınabilir. O zaman, gerek “Sezar Galya’yı fethetti”, gerekse “İskender Pers diyarını fethetti” önermelerinden her ikisi de şöyle bir formel dil ile ifade edilebilir: F(x, y). Fonksiyon türlerinin birbirlerinden bıraktıkları boşluk sayısıyla ayrıldığını dile getiren Frege’ye göre, sözgelimi “… filozoftur” fonksiyonu sadece tek bir boşluk, “…, …’yı fethetti” iki boşluk, “…, …, …’e verdi” (bir kimsenin bir şeyi bir başkasına vermesi) üç boşluk içerir. Durum böyle olduğuna göre, atomik önermenin genel şeması F (x) önerme fonksiyonu olup, daha kompleks hale geldiğinde, kendisini F(x, y) ve F(x, y, z) benzeri formlarda sunar.

Frege’nin matematiksel fonksiyon ve argüman düşüncesini temele alarak geliştirdiği söz konusu formâlleştirme işlemi, ona klasik mantığın sınırlılıklarını aşma, sözgelimi eski mantıkta açıklanamayan bağıntı önermelerini de açıklama imkânı sağlar. Burada sözgelimi “6, 5’in ardışığıdır” gibi bir bağıntı önermesini ele alalım. Onun yeni mantığında, “-in ardışığıdır” bağıntısı, iki argüman veya değişkenli bir fonksiyon şeklinde mütalaa edilip, S(x, y) önerme fonksiyonu olarak yazılabilir. Frege burada kalmayıp, ana düşüncesini bağlaçları ve genellik ifadelerini de kapsayacak şekilde biraz daha genişletir. Buna göre, onun yeni matematiksel mantığında “Bütün elektronlar negatiftir” önermesi, “tüm elektronlar” gibi bir özneyle “negatiftir” gibi bir yükleme değil, fakat “x bir elektron ise eğer, bu takdirde x negatiftir” gibi tek boşluklu kompleks bir fonksiyon ismiyle fonksiyon isminde ortaya çıkan değişkeni bağlayan tümel bir niceleyiciye (“Tüm x’ler için …) ayrılarak analiz edilir. O, bu son adımla birlikte tekil, tikel ve tümel önermelerden oluşan üç büyük önerme kategorisini, bütün önerme formlarına uygulanabilmeye elverişli bir formalizm içinde açıklama imkânı bulur.

(b) Matematik Felsefesi

Frege, genel sistemi içinde, mantıktan sonra matematik felsefesine geçer. Başka bir deyişle, lojisizm projesine yönelik meydan okumaları savuşturabilmek için sayı veya sayal sayı kavramına tatmin edici bir tanım ya da açıklama getirme yoluna gider. Sayının ne’liği konusunda da tıpkı mantıkta yaptığı gibi, işe kendisinden önce ileri sürülmüş görüşleri ele alıp eleştirdikten sonra, kendi sayı anlayışını ortaya koyar. Özellikle Kant’ın aritmetiğin sezgi veya görüye dayandığı görüşüyle, Mill’in sayıların tümevarımsal genellemelerin ürünü olduğu görüşünü eleştiriye tabi tutan Frege, kendi alternatif sayı anlayışının üç temel ilkesini şu şekilde ifade eder:

(1) Mantıksal ve dolayısıyla nesnel olan ile psikolojik ve bu yüzden öznel olan arasında mutlak bir farklılık vardır.
(2) Sözcükler, sadece bir önerme bağlamında bir şey ifade ettikleri için bir sözcüğün anlamının yalıtılmış olarak aranmaması gerekir.
(3) Kavram ile nesne arasındaki farklılığa dikkat edilmesi gerekir.

Frege, işte bu bağlamda, “Mars’ın iki uydusu vardır” benzeri sayı tümcelerinin, bir nesneye değil de bir kavrama, yani “Mars’ın uydusu” kavramına bir özellik, başka bir deyişle onun kapsamına giren iki şeyin olması özelliğini yüklediğini öne sürer. Frege, aynı şekilde “Tanrı vardır” tümcesinin bir nesneye değil de bir kavrama bir özellik yüklediğini, başka bir deyişle ilgili kavramın altına giren en az bir nesne bulunduğunu ifade ettiğini söyler. Varoluş, kadir-i mutlaklığın tersine, Tanrı kavramının bir bileşeni yani onu tanımlamak için kullanılan bir unsur değildir. Frege, sayıların kavramların özellikleri olduğu sonucuna direnç gösterir. Bir S sayısı bir kavrama aittir, fakat kavramın özelliği S’nin kendisi değil de ona ait olan S sayısına sahip olmadır. Frege, işte bunun yerine sayıların tekil terimler olmaları ve denklemlerde ortaya çıkmaları temeli üzerinde, her sayının kendinden kaim, yeniden teşhis edilebilir bir nesne olduğunu iddia eder. Ona göre sayıları, mekânsal olmayan türden nesneler bile olsalar, nesne olarak kabul etmedeki gönülsüzlüğümüz, terimlerin anlamlarını, yukarıda sözünü ettiğimiz ikinci ilkeye, yani Frege’nin meşhur bağlam ilkesine aykırı olarak, yalıtılmış bir biçimde ele alma eğilimimizden kaynaklanır. İşte bu eğilim de bizi, çoğu zaman mantıkla psikolojiyi birbirine karıştırmanın yollarından birinde ilerleyecek şekilde, sayıların anlamı olarak zihinsel bir tasarım ya da temsil aramaya sevkeder. Başka bir deyişle, bağlam ilkesine göre sözcüklerin yalnızca tümce bağlamında anlamları, yani gönderimleri vardır. Bu durumda, ana mesele sayı sözcüklerinin geçtiği tümcelerin anlamlarını tanımlama meselesi olarak ortaya çıkar. Sayı sözcükleri tümcede, kendi başına var olan bağımsız nesnelerin yerini tutarlar. Sayıların öznel veya zihinsel şeyler olmasına olduğu kadar dışsal şeylerin özellikleri olmalarına da karşı çıkan Frege, sayının fiziki olmak açısından değil de nesnel olmak açısından nesne olması olgusuna özellikle vurgu yapar.

Frege’ye göre, nesnel olan duyusal olandan, görüden, tasarımlardan ve içsel temsillerden bağımsız olandır; fakat o, akıldan bağımsız değildir. Sayı, “nesnelliğin” söz konusu anlamı içinde bir nesne olup, duyusal ve psikolojik olandan tümüyle bağımsızdır. Sayıların kendi başlarına varolan nesneler olarak alınmasının, sayı sözcüklerinin tümce bağlamının dışında da bir gönderime sahipmiş gibi anlaşılmalarına yol açmaması gerektiğinin altını çizen Frege, bununla sayı sözcüklerinin, özel ad olarak kullanılmak yerine, yüklem ya da özellik olarak kullanılmalarına engel olmak ister. Öyleyse artık yapılması gereken şey, ulaşılacak tanım aracılığıyla bir sayının kendisinin aynısı olarak teşhis edilebilmesini sağlamaktır. Başka bir deyişle, tekil bir sayının, onu diğerlerinden ayırt edecek şekilde özdeşliğini ortaya koymak gerekir. Bu noktada sayılar için özdeşlik ölçütleri temin etmek durumunda kalan Frege, sayı kavramını sayısal özdeşlik aracılığıyla tanımlar. Buna göre, sayal bir sayı, iki kavram eşdeğer olduğu yani altlarında yer alan ayrı sayıda şeye sahip bulundukları zaman özdeş yani kendi kendisiyle aynı olan şeydir. Kolaylıkla görüleceği üzere Frege, burada “eşsayılı olma” gibi bir eşdeğerlik bağıntısından mantıksal nesneler olarak sayılar arasındaki özdeşliğe geçer. Böylelikle de “F kavramı G kavramı ile eşsayılıdır” önermesinden “F kavramına ait olan sayı G kavramına ait olan sayı ile aynıdır” önermesine, buradan da “F kavramına ait olan sayı ‘F kavramıyla eşsayılı’ kavramının kaplamıdır” tanımına, yani kavramlar arasındaki bir bağıntıdan nesneler arasındaki bağıntıya (özdeşliğe) geçme imkânı bulur. Kavramlara yüklenen sayılar arasında birebir eşleme yapılabilmesi, kavramların kaplamlarının aynı olması anlamına gelir. Bu ise bire-bir eşleme düşüncesinin mantığın özdeşlik yasasına dayandığını gözler önüne serer. Bu tanım artık, tekil sayıları ayrı ayrı teşhis etme imkânı verecektir.

Bundan sonraki adımda, örneğin “0” sayısı “kendisiyle özdeş olmayan” kavramına ait olan sayı olarak tanımlanır. “Kendisiyle özdeş olmayan” kavramının altına düşecek hiçbir nesne yoktur; öte yandan, bu kavramın kaplamının “altına hiçbir nesne düşmeyen kavram olma” ikinci-düzey kavramının kaplamıyla bire-bir eşlenebilmesi, yani “0”ın teşhis edilmesi, bize “0” sayısının tanımını verir. Söz konusu tanımlama biçimi diğer sayılar için de geçerlidir. Kolaylıkla görüleceği üzere, sayı veya sayal sayı kavramı, böylelikle psikolojik veya fiziki tanımlama teşebbüslerinden tamamen bağımsız olarak, sadece saf bir mantıksal kavram olan “özdeşlik” aracılığıyla tanımlanmış olur. Bu ise aritmetiğin ve dolayısıyla matematiğin temel yasalarının saf mantık yasalarıyla temellendirilebileceği anlamına gelir. O, dahası matematiğin temel yasalarının analitik ve dolayısıyla a priori olduğunun gözler önüne serilmesi
anlamına gelir.

(c) Dil Felsefesi

İşe önce mantıkla başlayan, bütün bir sisteminin gerisindeki mantıkçılık projesini hayata geçirmek için daha sonra matematik felsefesine geçen Frege, en sonunda sisteminin semantik temellerine döner. Burada, Frege’nin en azından bir süre için de olsa, fonksiyonları linguistik ifadeler ve değerlerini de tümceler olarak görmeyle onları bu ifadelerin yerini tuttuğu şeyler ve değerlerini “yargılanabilir içerikler” (tümcelerin ifade ettiği şeyler) olarak görmek arasında gidip geldiği rahatlıkla söylenebilir. Göstergelerle, göstergelerin gösterdikleri şeyler arasındaki bu karışıklığı bir süre sonra bertaraf eden Frege’ye göre, önermeler argüman terimleri veya “özel isimler” ile bir kavram terimi ya da fonksiyon isminden meydana gelir. Argüman ifadeleri veya terimleri nesnelerin isimleridir, buna mukabil kavram terimleri fonksiyonların adlarıdır. Kavramlar, argümanları artık yargılanabilir içeriklerle değil de yeni gündeme getirilen “mantıksal nesneler”le, yani doğru ve yanlışla eşleyen fonksiyonlardır. Buna göre “x Galya’yı fethetti” fonksiyonunun değeri ya (x’in yerine “Sezar”ı geçirdiğimiz takdirde) doğru ya da (x’in yerine “İskender”i geçirdiğimiz takdirde) yanlış olur. Tümceler bu doğruluk değerlerinden birinin özel isimleridir. “§”, “¬”, “V” benzeri, kendileriyle kompleks ya da moleküler önermeleri oluşturduğumuz mantıksal bağlaçlar ise, doğruluk değerlerini doğruluk değerleriyle eşleyen fonksiyonlardır. Olumsuzlama benzeri bağlaçların birli doğruluk fonksiyonları oldukları yerde, niceleyiciler ikinci düzey fonksiyonlardır. Birinci düzeyden bir fonksiyonun argümanı herhangi bir nesne olabilir ve argümanların kendilerinden alınmış olabileceği özel alanlar yoktur. Bu yüzden “7 sayısı kırmızıdır” önermesi anlamsız olmaktan ziyade yanlıştır. Nesneler arasında kategorik ayrımlar yapmayan Frege, kavramlarla nesneler arasında keskin bir ayrım yapar. Nesneler kendi yerlerini tutarlar; oysa kavramlar ve genel olarak fonksiyonlar “tam olmayan” veya “doymamış şeylerdir”, yani onlar tam bir bütün meydana getirebilmek için bir argüman tarafından tamamlanmaya ihtiyaç duyarlar. Aynı şey fonksiyon terimleri için de geçerlidir. Gerçekten de“2x2 +x” ve “x y’yi fethetti” fonksiyonları tamamlanmaya ihtiyaç duyar, oysa onların argümanlarının, “2”, “8”, “Sezar” ve “Galya” benzeri özel isimleriyle bunların “doğru”, “yanlış” türünden değerleri kendinden kaim unsurlardır.

Frege tümcelerin boş yerleri olmadığı için özel isimler olduklarını öne sürer. Frege’nin söz konusu temel ayrımlarla şekillenen dil felsefesi ve ilgili anlam kuramının, bununla birlikte en önemli ayrımı, onun anlam (sinn) ile gönderim (bedeutung) arasında yaptığı ayrımdır. Burada o, Kant’tan gelen bir ana düşünceye, “dış dünyanın nesnelerinin kendilerini bize ‘sundukları’, fakat sundukları söz konusu yüzleri dışında, onların bir de sunmadıkları yüzlerinin bulunduğu” fikrine dayanır. Nesnelerin bizlere “sunuluş şekilleri” olduğu düşüncesini, özellikle bu noktada kendisine temel alan Frege’ye göre, aynı nesne kendisini bize birçok şekilde sunabilir. Örneğin Venüs gezegeni kendisini bize günbatımından hemen sonra ilk ortaya çıkan parlak gökcismi (Akşam Yıldızı) şeklinde sunduğu gibi, gündoğumundan hemen önce en son görünen parlak gökcismi (Sabah Yıldızı) olarak da sunar.

Frege, işte bu noktada nesnenin bize kendini sunuş biçimi ile bizim dil yoluyla o nesne hakkında düşünebilmemiz arasında organik bir bağ bulunduğunu söyler. Bir nesneden söz edebilmemiz için öncelikle o nesneyi zihnimizde temsil etmemiz gerekir. İşte bunu sağlayan şey, o nesnenin adı olarak kullandığımız terime bir anlam yüklememiz olup, bu yüklenen anlam o nesnenin bize kendini sunuş şeklini ihtiva eder. Sunuş biçimi, hiç kuşku yok ki dış dünyaya ait nesnel bir gerçekliğe dayandığına göre, bir terimin anlamı da nesnel olmak durumundadır. Platon’un ideaları gibi, sözcüklerimizin anlamları bizim yarattığımız şeyler değildir, dolayısıyla onlar zaman içinde değişmezler. Hangi sözcüğe ne anlam yükleyeceğimize biz karar verebiliriz, hatta aynı sözcüğe zaman içinde farklı anlamlar bile yükleyebiliriz. Buna göre, Frege bir sözcüğün değişmez ve mutlak bir anlamı olmadığını, gelgelelim anlamın kendisinin değişmez ve mutlak olduğunu söyler. Dil ile dünya arasındaki ilişki, Frege’nin dil felsefesinde, doğrudan kurulan bir ilişki olamaz. Kullandığımız sözcükler her zaman anlamları aracılığıyla gönderme yapar. Bir isme hangi anlamı yükleyeceğimiz bizim seçimimize kalsa da o anlamın dünyada hangi nesneyi belirleyeceği bizim kararımıza bağlı değildir. Anlamlar ona göre, nesnelerin kavramsallaştırılması görevini yerine getirir; böyle bir kavramsallaştırma, nesneyi kavramsallaştırma olmadan, nesneden söz etmemiz veya onu düşünmemiz mümkün olmaz. Sözgelimi Venüs gezegenine gönderimde bulunabilmemiz için onu gündoğumundan hemen önce en son görünen parlak gökcismi veya günbatımından hemen sonra ilk ortaya çıkan parlak gök cismi diye kavramsallaştırmamız gerekir. Dili, düşünmeyi ve iletişimi mümkün kılan anlam, demek ki Locke’ta veya başka filozoflarda olduğu gibi, zihnimizde bir şekilde bulunan öznel unsurlar veya kendilikler değildir.

Frege, bu son noktayı daha bir açıklıkla ifade edebilmek için ilginç bir benzetme yapar. Bir teleskopla aya baktığımızda doğrudan doğruya ayı değil de ayın teleskopun lensi üzerinde oluşturduğu imgeyi görürüz. Ayarları sabit tuttuğumuz sürece, o imge hep lensin üzerinde olacaktır. Başka bir deyişle, şayet ay nesnel gerçekliğin bir parçası ise, ayın lens üzerindeki imgesi veya suretinin de nesnel gerçekliğin bir parçası olması gerekir. Söz konusu imge ya da suret, hiç kimse teleskopa bakmasa bile, orada varlığını sürdürür. Fakat teleskopa bakan bir gözlemcinin gözbebeği üzerinde oluşacak imge öznel olup, kişiden kişiye değişir. Bu durum bir sözcüğün anlamı, o anlamın biri tarafından kavranması ve o sözcüğün gönderme yaptığı nesne arasındaki ilişki için de aynıyla geçerlidir. Aynı anlamı farklı insanlar farklı şekillerde kavrayabilirler, fakat idrak edilen anlam ile sözcüğün gönderimde bulunduğu nesne aynı olmak durumundadır. Başka bir deyişle, tıpkı gözbebeğinin üzerinde oluşan imge veya suretin kişiden kişiye değişebilmesi gibi, bir sözcüğün anlamının kavranması da söz konusu idrak ya da kavrayış sürecinin öznel bir süreç olması nedeniyle, kişiden kişiye farklılık gösterebilir. Bununla birlikte, kavranan anlamın, aynen teleskopun üzerinde oluşan imge gibi, nesnel ve bizden bağımsız bir şey olması gerekir. Öte yandan, aynen ayın varlığının nesnel olması gibi, sözcüğün gönderimde bulunduğu şey de bizden bağımsız dış dünyanın bir parçası olarak ortaya çıkar.

(...)
 
Bertrand Russell

Mantıksal Atomizm


Felsefenin asli görevinin, evreni meydana getiren şey ya da kendilik türlerinin tüketici bir listesini yapmak olduğunu düşünen Russell, zaman içinde söz konusu projenin düşündüğünden çok daha zor bir iş olduğunu görme noktasına gelmiştir. Onun gerçekten var olanları ihtiva eden listesi zaman içinde birkaç kez değişikliğe uğramıştır. Nitekim Russell, evreni oluşturan varlıkların ilk listesinde zihinlere, maddi nesnelere, tümellere, tikellere ve mantık yasalarına yer verir. Fakat Russell, listeden bir süre sonra maddi nesnelerle zihinleri çıkarır. Aynı şekilde liste de sonradan tikellerin yerine de nitelikleri geçirir. Tümeller söz konusu olduğunda da kendisinden vazgeçilmesi mümkün olmayan yegâne tümelin “benzerlik” olduğunu ileri sürer. Görüşlerinde bütün bir kariyeri boyunca yaşanan bu değişimlere rağmen, Russell’ın programının felsefe kavrayışının esas itibariyle kimi yönlerden aynı kaldığı söylenebilir. Russell’ın programının değişmeden kalan unsurları arasında ilk sırayı, dolayımsız olarak temas ettiğimiz veya bilincine vardığımız için varoluşlarından kesin olarak emin olduğumuz şey ya da kendiliklerle varoluşlarından, kendilerine bir çıkarım sürecinin ardından inanma durumuna geldiğimiz için daha az emin olduğumuz şeyler arasında, onun Moore ile birlikte yapmış olduğu ayrım bulunur. Bunlardan birincilere sağlam ya da dolayımsız, ikincilere ise yumuşak ya da dolayımlı veriler adını veren Russell, buradan hareketle epistemolojisinin en temel öğesini oluşturan ayrıma, yani tanışıklık yoluyla bilgi ile betimleme yoluyla bilgi arasındaki ayrıma varmıştır. Onun programının ikinci ana unsurunun, çoğulculuk olduğu söylenebilir. Buna göre İngiliz idealistlerinin, Hegel’den hareketle sadece Mutlak diye adlandırılan tek bir varlığın var olduğunu öne sürmelerine şiddetle karşı çıkan Russell, evrende, en genel anlamıyla bir şeyler çokluğunun var olduğunu öne sürer. O, bütün bu çoğulculuğuna rağmen, bir yandan da evreni meydana getiren şey ya da kendilik türleriyle ilgili listenin gereksizce genişletilmemesi gerektiğini savunur. Buradan da anlaşılacağı üzere, onun programının bir başka temel ilkesi veya unsuru, “Ockhamlı’nın Usturası” olarak geçen ve “var olanların sayısının lüzumsuzca çoğaltılmaması gerektiğini” bildiren meşhur tasarruf ilkesidir. Russell’ın programının bir başka temel yönü de pek çok Russell yorumcusuna göre, gündelik dilin, felsefecileri yanlış yola sevkedecek kadar tutarsız, mantıksal formu gizleyecek kadar muğlak ve belirsiz olduğu inancı ya da iddiasından meydana geliyordu. Bu yüzden ana stratejisini mantıksal form üzerinde yoğunlaşmak olarak ifade eden Russell’ın felsefe kavrayışı, şu halde, öncelikle mantıksal formu açığa çıkartacak bir analizden meydana gelmek durumundaydı. Gerçekten de o, doğru bir analizin yani mantıksal formu açığa çıkaracak bir analizin bizi geleneksel metafizik problemlerin çözümüne götüreceğini iddia ediyordu. Onda analiz olarak felsefe kavrayışını, doğallıkla eleştiri olarak felsefe kavrayışı tamamladı. Russell mantıksal analiz yoluyla evrenin kurucu bileşenleriyle ilgili olarak belirli ve temel bir kavrayışa eriştikten sonra, böyle bir analizden yoksun oldukları için felsefeyi çözümsüz problemlerin deposu haline getiren metafizikçilere saldırmaya başlamıştı. Russell’ın felsefe kavrayışının söz konusu negatif boyutunu dengeleyen sonuncu anlayışın, sentez olarak felsefe kavrayışı olduğu söylenebilir.

Russell, kariyerinin daha ilk başlarında, “hemen her felsefi problemin, gerekli analize tabi tutulduğu zaman ya hiçbir şekilde bir felsefi problem olmadığının ya da gerçekte mantıksal bir problem olduğunun kolaylıkla görülebileceğini” ileri sürmüştü. Analizi bu şekilde felsefenin esas yöntemi olarak öne sürerken, söz konusu analizle daha ziyade mantıksal bir analizi kastetmekteydi. Gerçekten de mantık ile metafizik arasındaki yakın ilişkiyi hemen ve açıklıkla fark eden Russell, doğallıkla analizin yeni bir mantığı gerekli kıldığını öne sürmekle kalmadı, geleneksel metafiziği besleyen şeyin esas itibariyle klasik Aristoteles mantığı olduğunu iddia etti. O, işte bu çerçeve içinde, geleneksel Aristoteles mantığının düşünceyi zincire vurduğunu, oysa yeni bir mantığın düşünceye kanat takacağını ileri sürdü. Onun aklında yer eden ilk zincir ise aynen Frege’de olduğu gibi, klasik mantığın bütün yargıların form bakımından yüklemsel olduğu kabulüydü. Ona göre, filozofları töz metafizikleri öne sürmeye sevkeden şey, işte bu kabuldü. Russell, söz konusu kabulden hareketle birtakım töz metafizikleri geliştiren geleneksel filozofların, kendilerini kaçınılmaz olarak ya monizmle ya da plüralizmle sınırlamak zorunda kaldıklarını söyledi. Buna göre geleneksel felsefeci veya metafizikçiler, bütün yargıların form bakımından yüklemsel olduğu kabulüne bağlı olarak ya her şeyin tek bir tözün sıfatı ya da niteliği olduğunu ya da her biri bir diğerinden bağımsız çok sayıda tözün bulunduğunu öne sürmeye mecbur kaldılar.

Russell, işte bu klasik mantığa alternatif yeni bir mantıksal öğreti ve söz konusu yeni mantık temeli üzerinde de alternatif bir metafizik geliştirmek istedi. Frege’nin göstermiş olduğu ve kendisinin de Whitehead ile birlikte, Matematiğin Temelleri’nde hayata geçirmiş olduğu üzere, bütün bir matematik alanının kendisine dayanılarak az sayıda mantıksal aksiyomdan türetmenin imkân dâhilinde olduğu bir mantık kurmak mümkün olduğuna göre, aynı mantığı açık seçik olarak ortaya konabilen, her şeyi tam bir dakiklik ve kesinlikle ifade edebilen bir dilin temeli yapmak da pekâlâ mümkün olabilirdi. İşte bu şekilde düşünen ve aklının bir köşesine mantık ile metafizik arasındaki yakın ilişkinin yer ettiği Russell’ın temel kabulü ise, dünyanın bu özel olarak inşa edilmiş mantık diline tekabül edeceği kabulüydü. Russell, bu yeni mantığın sözcük ya da terim dağarcığının dünyadaki tikel nesnelere çok büyük ölçüde karşılık geleceğini varsaymaktaydı. Söz konusu yeni mantık dilini yaratma işini hayata geçirmek için de öncelikle şeylerden ayırdığı “olgular”ı analiz etmeye koyuldu. Russell, dünyadaki şeylerin çeşitli özelliklere sahip olup, birbirleriyle çeşitli ilişkiler içinde bulundukları kanaatindeydi. Şeylerin söz konusu özelliklere sahip olmaları ve birtakım ilişkiler içinde bulunmaları, onun gözünde birer olgu olmak durumundaydı. Gerçekten de olgular, Russell açısından, şeylerin birbirleriyle olan ilişkilerinin karmaşıklığını ihtiva etmekteydi. Analizin bu yüzden olgulardan başlaması gerektiğini düşünen Russell’ın buradaki temel kabulü ise, birtakım bileşenlere sahip olan olguların kompleks ve dolayısıyla da analiz edilmeye elverişli olmaları gerektiği görüşüydü. O, olguların kompleksliğinin dilin kompleks oluşuyla tam olarak örtüştüğünü düşünüyordu. Bu yüzden analizin amacının, bizim doğru her tümce ya da önermenin olguların dünyanın veya gerçekliğin doğru bir resmini temsil ettiğine kanaat getirmemizi temin etmek olduğunu ileri sürdü. Russell’a göre dil ise, sözcüklerin eşsiz bir birleşiminden, kusursuz düzenlenişinden meydana gelir. Dilin anlamlılığına gelince, Russell onun dildeki sözcüklerin olguları temsil etme ölçüsü veya başarısı tarafından belirlendiğine inanır. Sözcükler önermeler içinde bir araya gelirler. Russell, işte bu çerçeve içinde, mantıksal açıdan kusursuz bir dilde, bir önermede geçen sözcüklerin mütekabil olguların bileşenlerine birebir tekabül ettiğini söyler. Russell, analiz yoluyla belirli basit sözcüklerin keşfedildiğini ileri sürer. Bu sözcükler, kendilerinden daha temel veya ilksel başka bir şeye ayrıştırılamayan ve dolayısıyla ancak sembolleştirdikleri veya temsil ettikleri şeylerin bilinmesi suretiyle bilinebilen sözcüklerdir. Sözgelimi “sarı” sözcüğü daha öte bir analize elverişli değildir ve bu yüzden basit bir yüklem olarak anlaşılır.

Basit sözcükler Russell’a göre, sadece basit yüklemlerden meydana gelmez; benzer şekilde basit olan başkaca sözcükler, bu kez tikel şeylere gönderimde bulunurlar. Bu tikel şeylerin sembolleri olarak, onların özel isimler oldukları söylenebilir. Dil, demek ki kısmen “sarı bir gül” örneğinde olduğu üzere, en yalın formları içinde tikel bir şeyle onun bir özelliği veya yüklemine gönderimde bulunan sözcüklerden oluşur. Russell’a göre, bir önerme bir olguyu ifade eder. Olabilecek en basit türden olguya atomik olgu adını veren Russell, atomik olguları ifade eden önermelere atomik önermeler adını verir. Atomik olgular ile atomik önermeler arasında tam bir mütekabiliyet bulunduğunu varsayan mantıksal atomculuk açısından, dünya, daha önce de belirtildiği üzere, nitelikleri olan ve diğer şeylerle ilişki içinde bulunan şey veya varlıklardan meydana gelmektedir. Başka bir deyişle, dünya tikeller ile tümelleri ihtiva etmekte olup, bunlar ancak olgularda bir araya gelerek bir kompozisyon oluştururlar. Kendi başlarına ele alındıklarında somut varoluşa sahip olmayan tikeller ile tümellerin bir araya gelmeleriyle oluşan olgular dış dünyaya ait olup somut bir varoluşa sahiptirler. Onlar dolayımsız olarak idrak edildikleri için duyusal algıya ait olgular olmak durumundadırlar. Demek ki atomik olgular, Russell’ın mantıksal atomculuğunda önermelerin dilsel olmayan karşılıkları olarak görülürler. Atomik önermelerin doğruluk veya yanlışlıklarını belirleyen şey, atomik olgulardır. Doğruluk ve yanlışlığın taşıyıcısının önermeler olduğunu, olguların doğru ya da yanlış olmadıklarını söyleyen Russell, ayrıca önermenin kendisindeki fonksiyon-argüman düalizminin atomik olgudaki tümel-tikel düalizmini yansıttığını belirtir. Dilde atomik önermelerin bir araya gelişiyle kompleks önermelere erişilir. Başka bir deyişle, iki ya da daha fazla atomik önerme birbirine ve (§) ve veya (V) türünden bağlaçlarla bağlandığı zaman, sonuç moleküler önerme olur. Bununla birlikte, moleküler önermelere karşılık gelen moleküler olgular yoktur; gerçekte var olan sadece atomik olgulardır. Moleküler önermelerin kendilerine tekabül ettiği moleküler olgular bulunmadığına göre, söz konusu önermelerin doğruluk ya da yanlışlıkları kendilerini oluşturan atomik önermelerin doğruluk veya yanlışlıklarına bağlı olur. Bu noktada dilin fiili olgulara olan mütekabiliyetleri ampirik yöntem ve tekniklerle gözler önüne serilebilen çok sayıda atomik önermeden meydana geldiği söyleyen Russell, aynı anda kendisini oluşturan öğeler olarak atomik önermelere gidilmek suretiyle analiz edilecek bir anlamın olması gibi, kurucu unsurları olarak atomik olgulara erişmek suretiyle çözümlenecek bir anlamın da mevcut olduğunu ima eder. Başka bir deyişle, dünya hakkında, kendisi de atomik bir olguya tekabül eden atomik bir önermeye gidilerek analiz edilebilir olmayan bir şey söylemek mümkün değildir. Dahası Russell’ın söz konusu mantıksal atomculuğu, her atomik önermenin gramatikal bağımsızlığının tek tek her bir atomik olgunun metafiziksel bağımsızlığını gösterdiğini ifade eder.

Onun öngördüğü böylesi ideal bir dilde, sözcükler ve önermeler olgulara tekabül eder. Bu yüzden, sözcükler ve önermelere ek olarak, onların mütekabilleri olan olgulara ilişkin bir analizin ardından, sadece dilin değil, fakat dünyanın temel karakteri hakkında da doğru bir resim, açıklama ve kavrayışa erişileceği varsayılır. Buna göre mantıksal atomculuğun ideal dili, dünya hakkında söylenebilecek her şeyi ifade eder. Dünyayı doğru betimlemede kullanılacak böyle ideal bir dil düşüncesinin art alanında, elbette Russell’ın, mantık ve matematik alanında, mantıksal atomculuğu geliştirmeden önce yapmış olduğu yoğun çalışmalar bulunur. Buna göre o, matematiğin temelleri için çeşitli sembolik notasyonlar oluşturmuştur. Daha önce geliştirmiş olduğu bu notasyonu, şimdi mantıksal atomculuğun metafizik dili için kullanır. Bir önerme ya doğru ya da yanlıştır. Söz konusu sembolik notasyonu kullandığında, Russel doğru bir önermeyi p, yanlış önermeyi ise değil-p olarak adlandırır. Moleküler bir önerme ise, birbirlerine ve (§), veya (V) benzeri mantıksal bağlaçlarla bağlanan (p, q benzeri) iki ya da daha fazla sayıda atomik önermeden meydana gelir. [Bir kimsenin sözgelimi kısa (p) ve beyaz (q) olduğunu bildiren] p § q gibi bir önerme, Russell’a göre, atomik önermelerden her biri ayrı ayrı doğru olduğu takdirde doğru olur. Bütün bir moleküler önerme, Russell’ın kullandığı ifadeyle bir doğruluk fonksiyonu olmak durumundadır. Bütün önermeye tekabül eden tek bir atomik olgu bulunmadığı için onun doğruluk veya yanlışlığı sadece bileşensel atomik önermelerden her birinin doğruluk ya da yanlışlığıyla belirlenebilir. Buna göre, “o kısa ve beyazdır” demek, “o beyazdır” ve “o kısadır”ın bir doğruluk fonksiyonunu ifade eder. P ve q önermelerinin bu şekilde çok çeşitli türden ilişkilerinin söz konusu olduğunu ama bu ilişkilerin her durumda sembolik olarak kurulacak ifade edilmesi gerektiğini bildiren Russell, şu halde önermelerin mantıksal olarak kurulacak doğru ilişkiler aracılığıyla şeylerin veya dünyanın hakiki özünü keşfetmenin mümkün olduğunu iddia eder.

(...)
 
Eleştiri Olarak Felsefe

Felsefeyi, demek ki öncelikle bir analiz olarak kavrayan ve analizi bu doğrultuda kullanmak suretiyle, dünyanın nihai bileşenlerine erişmeyi mümkün kılan mantıksal atomculuğu geliştiren Russell, bundan sonra felsefe kavrayışının ikinci ana öğesini meydana getiren eleştirel felsefeye geçer. Başka bir deyişle, geleneksel felsefi spekülasyonla klasik felsefi problemlerin, mantıksal karışıklıklarla anlam bulanıklarından kaynaklandığı kabulü ve felsefenin temel görevlerinden bir diğerinin eleştiri olduğu inancıyla, geleneksel felsefeyi veya spekülatif metafiziği eleştirmeye yönelir. Russell burada kendisine üç öğretiyi hedef alır. Bunlardan birincisi rasyonalist metafizik, diğer ikisi de pragmatizm ve Bergsoncu mistisizmdir. O, bütün bu metafizik öğretilerin ama özellikle de rasyonalist metafiziğin eski Aristotelesçi mantığa dayandığı inancıyla, eleştirilerinin hedefine önce klasik mantığı yerleştirir. Özneye nitelik yükleyen ilişkinin çok sayıdaki mantıksal ilişkiden sadece biri olduğunu söyleyen Russell, söz konusu özne-yüklem mantığının sadece bir töz-ilinek metafiziğine yol açtığını savunur. Söz konusu töz-ilinek metafiziği ise, filozoflara Spinozacı monizm ile Leibnizci plüralizm dışında bir alternatif bırakmamıştır.

Özne-yüklem mantığının daha bile büyük güçlüğü, onun filozofları zaman ve mekânın gerçekliğini yadsımaya zorlamasından oluşur. Bu ise Russell’a göre, geleneksel metafizikçilerin bilimin dünyasıyla gündelik deneyimin dünyasını bir türlü açıklayamamalarına yol açmıştır. Bunun da hiç kuşku yok ki en önemli nedeni, yukarıya ve aşağıya işaret eden mekânsal ilişkilerle önce ve sonrayı gösteren zamansal ilişkilerin geçişli ilişkiler olarak özne-yüklem ilişkilerine indirgenememesi ve dolayısıyla, klasik mantıkta ifade edilememesidir. Klasik mantığa bağlanan metafizikçiler, işte bu yüzden zamansal ve mekânsal ilişkilerin varlığını yadsımış ve gerçekten var olanın zaman ve mekânın ötesinde bulunduğunu öne sürmüşlerdir. Bu bakımdan en çok Spinoza ve Hegel’i eleştiren Russell, geleneksel spekülatif metafiziğin bir başka büyük hatasının, böyle bir metafizikle iştigal edenlerin “bütün bir gerçeklik alanının salt düşünme yoluyla mutlak bir kesinlik içinde tesis edilip ortaya konabileceği” yanılsamasına kapılmış olmaları olduğunu söyler. Rasyonalist metafizikle kıyaslandığında, pragmatizmi çok daha gelişmiş ve ileri bir felsefe olarak gören Russell, pragmatizmin bilim tarafından erişilebilir olmayanla veya rasyonalist metafizik ve dogmatik teolojiyle ilgili kuşkuculuğunu paylaşır. O da tıpkı pragmatistler gibi metafizik ve teoloji alanlarında ortaya konan iddiaların, haklılandırılmış veya sağlam delillere dayanan iddialar olmaktan ziyade, insanların duygusal tepkileri ve mizaçlarıyla ilgili olduğunu söyler. Buraya kadar pragmatistlerle bir ve aynı düşünen Russell, daha ileri bir noktada pragmatistlerin inançlar ile olgular arasında bir ayrım yapmayan deneyim yorumlarına karşı çıkar. Buna göre o, olguların tam tamına her ne ise o oldukları yerde, inançların muğlak ve kompleks olduklarını söyler; inançların insani durumlara bağlı olmakla kalmayıp, kültürel koşullara göreli olduğunu söyleyen Russell, olguların hemen hiçbir şekilde bizim kontrolümüz altında olmadığını belirtmeye özen gösterir. Pragmatistlerin bu şekilde tanımlanan inançları olgularla karıştırmak ve daha sonra da sadece dünyanın yüzeyindeki olaylar üzerinde yoğunlaşmak suretiyle felsefelerine önemli ölçüde zarar veren vahim bir hataya düştükleri kanaatindedir. Bu türden yüzeydeki veya yakındaki olayların, insanlar için pratik bir önem taşımasıyla birlikte, sağlam bir bilgi teorisinin onların üzerine inşa edilemeyeceğini ileri süren Russell’a göre, pragmatistler doğruluğun ölçüsü olarak mütekabiliyet yerine, “işe yarama”yı kabul ettikleri için de yanılgıya düşmüşlerdir. Russell, bilgi teorilerindeki hata ve tutarsızlıklara, söz konusu teorinin oldukça tehlikeli bilumum sosyal içerimlerine rağmen, pragmatizmde yine de bir şeyler bulunduğunu, öğretinin birtakım meziyetleri olduğunu kabul eder. Fakat sıra Bergsonculuğa gelince, Russell bu felsefenin lehine söylenebilecek tek bir şeyin bile olmadığını iddia eder. Onun gözünde Bergson’un felsefesi, yeni ve modern bir dille ifade edilmiş bir mistisizmden başka hiçbir şey değildir.

Sentez Olarak Felsefe

Russell felsefesinde esas ağırlığı doğallıkla analiz ve eleştiriye verir; daha doğrusu senteze, eleştiri karşısında çok daha önemsiz bir rol yükler. Çünkü 19. yüzyılın sistem inşacılığına verilen tepki, çağın ruhuna uygun olarak, felsefenin pozitif anlamda ancak sınırlı sayıda mütevazı sonuçlara erişebileceğini kabul eden tutumdan kaynaklanır. Söz konusu ruhu veya tutumu bir şekilde kendisi de paylaşan Russell, nitekim felsefenin esas işinin “sorgusuz sualsizce temel kabul edilen fikir ve kavramları eleştirip açıklığa kavuşturmak, sıkı bir şekilde analiz etmek olduğunu” söyler. Yine pek çok eserinde savunuculuğunu yapmaya çalıştığı felsefe türünün ancak hayal gücüne müracaatın sonucu olabilen, test edilmeleri veya doğrulanmaları imkânsız dev genellemelerin yerine oldukça mütevazı, hayli ayrıntılı ve doğrulanabilen sonuçları ikame eden bir felsefe olduğunu” belirtmeye özen gösterir. Analize ve eleştiriye verdiği büyük öneme rağmen, Russell’ın doğasında var olduğuna inanılan metafizik dürtüyle senteze de belli bir yer verdiği kabul edilir. Daha doğrusu bütün eserlerinde ustası olduğu analiz ve eleştiriyle sentez arasında hiç azalmayan bir gerilimin gözlenebildiği Russell, felsefesinde analizin ardından senteze de yer verir veya analiz yoluyla erişilen nihai bileşenlerden yola çıkarak evreni inşa etmeye geçer. Bu inşa, analizin mantıksal analiz olmasına benzer şekilde elbette mantıksal bir inşa olacaktır.

Analizin kendilerinde son bulduğu nihai bileşenler veya sentezin kendileriyle başladığı ilksel öğeler söz konusu olduğunda, elbette kesinlik arzusuyla yanıp tutuşup bir filozof için sentezin tartışılmaz olanlardan başlamasının gerekli olduğunu dikkate almak gerekir. Başka bir deyişle, analitik gelenek içinde yer alan bir filozof veya tanışıklık yoluyla bilgi ile betimleme yoluyla bilgi arasında çok hayati bir ayrım yapan bir filozof açısından sentezin basitlerden, yani dolayımsız olarak idrak ettiğimiz, kendileriyle doğrudan bir tanışıklık içine girdiğimiz şey ya da kendiliklerden başlamasının kaçınılmaz olduğunu hesaba katmakta yarar olabilir. Gerçekten de söz konusu üç filozof tanımının da kendisine uygun düştüğü Russell için sentez, doğrudan idrak ettiğimiz, bu yüzden tartışılmaz olan basitlerden başlar. İşte bundan dolayıdır ki, Russell felsefi soruşturmasının amacını, dünya hakkında ister sağduyu temeli üzerinde ya da ister bilime dayanarak, sahip olduğumuz çok çeşitli inançlardan hangilerinin doğru olduğunu tespit edip ortaya çıkarmak olarak ifade eder. Bu tespit ise söz konusu inançların konularının doğrudan idrak ettiğimiz, dolayımsız bir temas içine girdiğimiz daha basit şey ya da kendiliklere ayrılmak suretiyle analiz edilip edilmeyeceklerini inceleyip tespit etmeye eşdeğer bir faaliyet olmak durumundadır.

Russell söz konusu analiz ve incelemenin sonucunda, elbette elektron, proton ve benzeri birtakım bilimsel nesnelerle dolayımsız bir temas içine girildiğini iddia etmez. Çünkü bu türden bilimsel nesneler dolayımsız olarak idrak edilen şeyler değil de ancak çıkarsama yoluyla, dolaylı olarak bilinen kendiliklerdir. Russell, Moore’dan tamamen ayrılarak, bizim sağduyunun nesneleriyle de dolayımsız bir temas içinde olmadığımızı ifade eder. Nasıl ki elektron ve protonları dolayımsız olarak bilemiyorsak, sağduyu deneyiminin kedi, gül, köpek ve masa benzeri fiziki nesneleriyle de doğrudan bir tanışıklık içinde olamıyoruz. O, bu yüzden tıpkı elektron ve protonun çıkarsanmış, dolaylı olarak bilinen kendilikler olmaları gibi, masa ve kedinin de çıkarsanmış, varlıkları birtakım basit ve ilksel şeylerden türetilmiş kendilikler olduğunu ileri sürer. Gerçekten de mantıksal atomculuğun metafiziğine göre, duyuya verili olan sadece birtakım basit ve ilksel kendiliklerdir ya da Russell’ın deyimiyle tikellerdir. Fiziki nesneler, bu basit, ilksel şey ya da kendiliklerden hareketle yapılan inşalardır. Gerçekten de Ockhamlı’nın Usturası’na veya tasarruf ilkesine göre, evreni meydana getiren varlıklar listesine veya envanterine dahil edilecek basit şey ya da kendilikleri en aza indirgemek amacı güden Russell, bu amaç doğrultusunda önce dolayımsız olarak temas ettiğimizi düşündüğümüz şeylerin gerçekte sadece varlıkları çıkarsanmış veya türetilmiş ve dolayısıyla, kendilerinden daha basit ve nihai olan kendiliklere indirgenebilen şeyler olduğunu gösterme çabası sergiler. Buna göre varlık envanterine kedi, köpek, gül veya masanın değil de basit ve tartışılmaz öğeler olarak renk dalgaları veya duyu verilerinin dahil edilmesi gerekir. Russell elektronlarla protonların masalarla kedilerin birer inşa veya mantıksal yapım olduğunu söylerken, söz konusu nesnelerin inşasında gündeme gelen çıkarımların temellendirilmiş, haklılandırılmış çıkarımlar olması gerektiğini özellikle ifade eder.

Onun mantıksal yapım adını verdiği şey, işte bu iki yönlü hareketten oluşur. Russell sentezin kendilerinden başladığı, dolayımsız olarak idrak edilen ve bu yüzden basit ve tartışılmaz olan şeylerin tümellerle tikeller olduğunu ileri sürer. Bunu ileri sürmekle kalmayıp, tümellerin gerçekte olmadığını savunan nominalislere karşı onların varoluşunu kanıtlamaya çalışır. Onun buradaki stratejisi, öncelikle nominalistlerin tümellerin varolmadığını öne süren argümanının en azından bir tümelin, yani “benzerliğin” varoluşunu varsaydığını gözler önüne sermekten ve bizim duyusal deneyimde “yukarı”, “-den daha büyük”, “-den sonra” benzeri bağıntısal tümelleri dolayımsız olarak kavradığımızı göstermekten oluşur. Tikellere gelince, Russell bu noktada bizim dolayımsız olarak duyu verileriyle, duyu verilerinin bilincinde olan benlikle, bu benliğin inanma, umut etme ve kuşkulanma benzeri zihin halleriyle tanıştığımızı, doğrudan bir temas içine girdiğimizi söyler. Şu halde, evrenin nihai bileşenleri ne sağduyunun masa, sandalye benzeri fiziki nesneleri, ne de fiziğin elektron ve proton benzeri bilimsel nesneleridir. Bütün bunların mantıksal inşalar olduğunu ileri süren Russell’a göre, evrenin nihai bileşenleri, kendisinin tikeller adını verdiği, bir şeyler ya da kendilikler çokluğudur. Söz konusu tikellerin bir binadaki tuğlalara benzer şekilde değil de bir senfonideki notalara benzer bir biçimde anlaşılması gerektiğini söyler. Renk, katılık, biçim ve benzeri duyu verilerinin bu birlikteliği, üzerinde yazı yazdığım masayı veya daha kesin olarak “masam” diye adlandırdığım şeyin fiziki görünüşünü oluşturmaktadır. Başka bir deyişle, masa bu görünüşler dizisinden başka hiçbir şey değildir. Ona masa statüsünü kazandıran şey, duyu verileri sınıflarının dizisidir. Yoksa masanın kendisi sahici bir tikel olmayıp, “mantıksal bir inşa”dır.

(...)
 
İlk üç mesajı okudum da yorgunluk ve uykusuzluğun etkisiyle dördünceye mecalim kalmadı. Yarın devam ederim artık!:p...

Nerden icap ettiyse yine böyle ağır bir muhabbet?!:(...
 
Yazı çok uzun birinci paragrafı bitirmeden uykum geliyor konuyu anlamak istiyorum ancak kafam almıyor okuma kültürünü bu yaşa kadar edinemedim.
 
Üst Alt