Atatürk ve ''Mazlum Milletler''


ATATÜRK VE ''MAZLUM MİLLETLER''


Atatürk'ün konuşmalarında ''mazlum milletler'' sözünün ilk kullanılışı 3 Ocak 1922'de, Ukrayna Cumhuriyeti Olağanüstü Temsilcisi General Frunse'nin şölenindedir. Birinci Dünya Savaşı'nın bütün insanlığın düşüncesinde önemli izlenimler bıraktığını ve Afrikalıları savaş içinde yakından tanıdığını belirttikten sonra Mustafa Kemal Paşa şunları söyler: ''Müstevliler ve onların mütecaviz orduları kendilerini hiç bir vakit tazyikten hali kalmadı. Fakat bu tazyik ne kadar kuvvetli olursa olsun bu büyük fikir hareketine karşı duramayacaklardır. İnsanlığa müteveccih fikir hareketi ergeç muvaffak olacaktır. Bütün mazlum milletler zalimleri bir gün mahv ve nâbut edecektir. O zaman dünya yüzünden zalim ve mazlum kelimeleri kalkacak, insanlık kendine yakışan bir haleti içtimaiyeye mazhar olacaktır.''.


Aynı yılın 7 Temmuzu'nda yaptığı bir başka konuşmasında Türkiye'nin giriştiği Kurtuluş Savaşı'nın evrensel anlamına değinirken de dedikleri şunlardır: ''Türkiye'nin bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi. Türkiye azim ve mühim bir gayret sarf ediyor. Çünkü müdafaa ettiği bütün mazlum milletlerin, bütün Şark'ın davasıdır ve bunu nihayete getirinceye kadar Türkiye, kendisiyle beraber olan Şark milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir. Türkiye şimdiye kadar mevcut tarih kitaplarının icabatını değil, tarihin hakiki icabatını takip edecektir.''.


Afrika ve Asya uluslarının Türkiye'nin açtığı çığırdan mutlaka geçeceklerine yürekten inanan Atatürk, daha 1933 Martı'nda, uzak görüşlülüğün ve çağdaş dünya anlayışının en değerli belgeleri arasında sayılması gereken şu konuşmayı yapmıştı: ''Bugün, günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan, bütün Şark milletlerinin de uyanışlarını öyle görüyorum. İstiklâl ve hürriyetine kavuşacak olan çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşu, şüphesiz ki terakkiye ve refaha müteveccih vuku bulacaktır. Bu milletler bütün güçlüklere ve bütün mânilere rağmen muzaffer olacaklar ve kendilerini bekleyen istikbale ulaşacaklardır. Müstemlekecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiç bir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı hâkim olacaktır.''.


Atatürk'ün 21 Haziran 1935'te Gladys Baker'e verdiği demeci, bugün de dünya sorunlarının çözümünde göz önünde bulundurulması gereken genel bir ilke olarak nitelememiz gerekir: ''Eğer devamlı sulh isteniyorsa insan kitlelerinin vaziyetlerini iyileştirecek beynelmilel tedbirler alınmalıdır. İnsanlığın heyet-i umumiyesinin refahı, açlık ve tazyikin yerine geçmelidir. Dünya vatandaşları haset, açgözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde terbiye edilmelidir.''.


Atatürk'ün ''mazlum milletler'' kelimeleriyle dile getirdiği tarihsel gerçek, günümüzde yaygınlıkla ''az gelişmiş ülkeler'' veya ''üçüncü dünya'' gibi terimlerle anlatılmaya çalışılan büyük dünya sorununun göbek adıdır. Böylece Atatürk, eylemde olduğu kadar düşüncede de bir çığır açıcı olarak dünya sahnesine çıkmaktadır. Gerek sağlığında, gerek ölümünden sonra yapılan yayınlarda Atatürk'ün tarihe yön veren büyük ıslahatçılar, devlet kurucuları ve şeflerle karşılaştırıldığı görülür. Saint Etienne, Gustave Wase, Büyük Pierre (Deli Petro) ve Lenin onunla birlikte en çok anılan adlar arasındadır.


Yakın tarihin, hayatları dramatik biçimde sona eren iki şefinden biri kendisi için ''Milano Ankara'sının Mustafa Kemal'i'' derken Hitler de ''Onun ilk talebesi Mussolini, ikinci talebesi de benim'' der.


Öte yandan, Asya'da ve Afrika'da ulusal kurtuluş savaşlarını başarıya ulaştıran devletadamlarından bazılarının da Atatürk'ün etkisi altında kaldıkları bilinmektedir. 1963 yılında Pandit Nehru ''Kemal Paşa, gençlik günlerimde, benim kahramanımdı... O, Doğu'da modern çağın yapıcılarından biridir. Onun en büyük hayranları arasında bulunmakta devam ediyorum'' diyordu.


Tunus Devlet Başkanı Habib Burgiba ise 1965 yılında şunları söylemiştir: ''Sakarya Savaşı, Sakarya zaferi yirmi yaşımın en kuvvetli hatırası olmuştur. O zamanlar kendi kendime diyordum: Acaba ben de ulusumu böylesine seferber edemez miyim, onun ruhuna bu kurtarıcı hamleyi, bu dizgin tanımaz ihtirası aşılayamaz mıyım?''


Buna benzer örnekler çoğaltılabilir. Yapılan karşılaştırmaların doğru yanlarının yanı sıra yakıştırma yanları da bulunabilir. Fakat bütün benzetme ve etkilenmelerde ulusal bağımsızlık, onur içinde yaşama ve bir toplumun alınyazısını değiştirme iradesi gibi ortaklaşa yanlar vardır. Cezayir'in özgürlüğü için savaşanların ceplerinde ''Kurtuluş Savaşı Mustafa Kemal'inin resimleri'' ne rastlandığını herkes bilir (10). Daha dünkü Pakistan -Hindistan çatışmasında adı geçen ''Kemal Atatürk Taburu'' benzeri olayların en yenisidir, ama sanırım sonuncusu değildir.


Türk Devrimi'ni, Fransız Devrimi kadar önemli ve etkili sayanlar vardır. Gerçekten, başta Müslüman ülkeler olmak üzere Asya ve Afrika ulusları siyasal bağımsızlıklarını elde edebilmek için savaşmak ve toplumu yenileştirmek zorunluluğunu geniş ölçüde Türklerden öğrenmişlerdir. Türkiye'nin savaşımı (mücadelesi) onlar için bir özlem olduğu denli bir umut ve inanç kaynağı da olmuştur. Ne var ki iktisadi bağımsızlıkla perçinlenmeyen siyasal bağımsızlıkların amaca ulaştıramayacağı çok geçmeden anlaşılmış, bu da yeni bunalımların, arayış ve artışların konusu olmakta gecikmemiştir. Yeni sömürgecilik adı verilen bu bağımlılık biçiminde askerlerin ve silahların yerini kültürel yakınlaşma, çıkar uyuşması ve dayanışma biçimine sokulmuş ''şekerli haplar'' almıştır. Bunun içindir ki az gelişmiş ülkeler iki başlı bir kurtuluş savaşının içindedirler. Atatürk'ün ölümü üzerine bir Çin gazetesinde yer alan şu satırların aradan geçen 27 yılla daha da güçlenen gözlemi çok yerindedir: ''Onun sayesindedir ki, Çin'den Tuna havzasına kadar bütün milletler, aynı idealin etrafında kardeşçesine birleşmişlerdir. Bu ideal şudur: Hürriyeti ve milli istiklali emperyalistlere ve ecnebi müstevlilere karşı her ne pahasına olursa olsun müdafaa etmek ve asri bir devlet vücuda getirmeye çalışmak. Büyük ölü, bu iki işin birincisini tamamıyla ve ikincisini de kısmen yapmıştır.''


Bizim de katıldığımız bu görüş günümüz Türkiye'sinin Atatürk'ü anlamak ve tamamlamak sorunu ile karşı karşıya getirmiştir.


Çeşitli bakımlardan az gelişmiş ülkeler arasında bulunan Türkiye'nin, Asya ve Afrika uluslarını etkileyen şahlanışına karşın, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşabilmesi için çözümlemesi gereken güçlükleri vardır. Güçlüklerin çözüm yolu ''gerçek Atatürk''ten geçmekte ve en güzel anlatımını onun şu sözlerinde bulmaktadır: ''Bundan sonra pek mühim zaferlere kavuşacağız. Fakat bu zaferler süngü zaferleri değil, iktisat ve ilim zaferleri olacaktır. Ordumuzun şimdiye kadar istihsal ettiği muzafferiyetler memleketimizi halâs-ı hakikiye sevketmiş sayılmaz. Bu zaferler ancak müstakbel zaferimiz için kıymetli bir zemin hazırlamıştır. Muzafferiyat-ı askeriyemizle mağrur olmayalım. Yeni ilim ve iktisat zaferlerine hazırlanalım.''


Türkiye'nin bunalımlardan kurtulması, başarıya ulaştırdığı Kurtuluş Savaşı'nı yeni bilim ve iktisat utkularıyla sürdürmesine bağlıdır. Mazlum milletlere umut ışığı olan Türkiye'nin kendisini geride bırakanlardan yol yordam öğrenmesi kadar incitici ne olabilir? Atatürk'ü anlamaya ve tamamlamaya bakmalıyız.


''Az gelişmiş ülkeler topluluğunu anlatmak için kullanılan ''Üçüncü Dünya'' kelimesinin yaygınlık kazanması gerçi 1955 yılında toplanan ''Bandoeng Konferansı''na bağlanabilir. Fakat, sömürgecilik dönemini geride bırakarak ''milli uyanış'' basamağına ulaşan ya da ''müstevli''leri ülkelerinden atmak için silaha sarılan ''Üçüncü Dünya''yı nitelemek için çok önceleri kullanılan ''mazlum milletler'' terimi Mustafa Kemal'e aittir. Bunun içindir ki günümüzde sık sık kullanılan az gelişmiş ülkeler teriminin göbek adı Atatürk tarafından konulmuştur, diyoruz.


Atatürk Türkiye'sinin ''Üçüncü Dünya'' ile ilişkileri kötü bir dönemden de geçmiştir. Son yıllardaki yeni belirtilere rağmen bu kötü dönemin izlerinin tamamen silindiğini söylemek maalesef mümkün değildir. Cezayir'in özgürlüğü için can verenlerin koynundan ''Kurtuluş Savaşı Mustafa Kemal'inin resimleri'' çıkarken Birleşmiş Milletler'deki Türk delegasyonu oyunu ''mazlum milletler'' aleyhine kullanmakta idi. Bu tutumun yankıları kadar tahribatı da büyük olmuştur. az gelişmiş ülkeler açısından Türkiye'nin önderliği bugün tartışma konusudur.


Atatürk'ün özlemi gerçekleşmiş, gün nasıl ağarıyorsa ''mazlum milletler'' de uyanmışlardır, özgürlüklerini kazanmaktadırlar. Ne var ki, iktisadi bağımsızlıkla perçinlenmeyen kurtuluş savaşlarının amaca ulaştıramayacağı çok geçmeden anlaşılmıştır. ''Üçüncü Dünya'' şimdi de ''yeni sömürgecilik'' karşısında verdiği savaşların içindedir.''


Kaynakça
Kitap: ATATÜRK'Ü ANLAMAK ve TAMAMLAMAK
Yazar: CAVİT ORHAN TÜTENGİL
 
Güzel ve farklı bir konu.

Tabi Atatürk'ün bu cümlelerinde bir yandan da şaşılacak birşey yok. Zira kendisinin mensubu olduğu nesil Osmanlı Subaylarının dünya görüşünde hakikaten böylesine bir Garb'a karşı Şark'ın müdafii algısı var. Paşa'da bunun tezahürlerinden biri. O nasıl subay kalitesi muhtemelen ondan önceki 200, ondan sonraki 100 yıl boyunca da pek yakalanamadı. Çok iyi eğitimli, dünya meselelerine hakim ve herşeyden evvel kendilerinin kim olduklarının farkındalar. Osmanlı/Türk meselesi = Şark meslesidir. O tarihlerde şark = Osmanlı/Türkiye'dir.

Tabi bir de Milli Mücadele ve sonrasındaki ilk yıllarda dünyada da esen bir Sovyet rüzgarı, Türkiye'nin Sovyetler ile iyi ilişkiye hem güvenlik hem de harap olmuş yurdu kalkındırmak için ihtiyacı var. Bu söylemler de Sovyetler ve diğer sosyalist hareketliliği olan ülkelere de mesaj gayesi de yüksek.

Türk olmak yorar diye az önce okuduğum yazıdan hareketle Paşamız da bu durumun hakkını veriyor bir yandan da. Sadece Misak-ı Milli'den ibaret değil Türk olmanın bedeli.
 
Üst Alt