Koronavirüs Hakkında Önemli Bilgiler

Şüphelendiğiniz durumlarda 184'ü arayın!

Barış Manço-Cem Karaca Röpörtajı (1976)


Cem Karaca’yı Cem Karaca yapmaya “Resimdeki Gözyaşları” ile başlayan, “Beni Siz Delirttiniz”e kadar gelen Cem Karaca… “Dağlar Dağlar”la yola çıkıp, “Barış Manço’nun Yeni Plağı”nda karar kılan Barış Manço… Pop dünyamızın bu iki ünlü sanatçısı Barış Manço’yla Cem Karaca HEY için bir araya geldiler. HEY okurları için hazırladığımız ve güncel olaylardan yararlanarak derlediğimiz 15 soruyu cevapladılar.



1) Topluma karşı bir göreviniz olduğunu düşünüyor musunuz, bu görev nedir?

Barış Manço: On beş yılı geride bıraktık. Bu on beş yılı ve bundan sonra olacakları birkaç satıra sığdırmak olanaksız. Dinleyici, seyirci… Bizi seven, bize destek olan halkımız, bugüne kadar bende ne bulmuşlarsa, benim görevim “o”dur. Bir kuşak, bizlerle beraber büyüdü. Emrah’ı, Yunus’u, Pir Sultan’ı duydu, öğrendi. Bugün yollar değişti. Daha başka şeyler söylüyoruz. Müziğimi doktrinler üstü, ideolojiler üstü tutmak çabasındayım. Kendi müziğimi, “Bu da Türk müziklerinden biridir” diye Batılılara sevdirmeye çalışıyorum. Şayet bu bir görevse, benim görevim budur.

Cem Karaca: Biz, gençlik ve kitleyle diyalogu olan sanatçılar olarak, topluma nasıl yararlı olacağımızı, ince bir araştırmayla saptayıp, kitlenin daha doğru ve gerçeğe yönelmesini sağlayacak yapıtlar üretmeliyiz kanımca. Kuşkusuz, bu üretimin, belirli bir ekonomik ve sosyal bazı tavırları önermesi de kaçınılmaz.

2) Doktor Christian Bernard, kalp naklinde yeni bir yöntemin geliştiğini, çift kalple yaşama olayının gerçekleşmek üzere olduğunu açıkladı. Ülkemizde, bir sanatçının yaşayabilmesi için nasıl bir yöntemin geliştirilmesi gerektiği konusunda düşünceleriniz nedir?

Barış Manço: Bin küsur yıllık geçmişinde bir tane Mimar Sinan, iki üç çini ustası, tek tük halk şairi yetiştirebilmiş olan toplumumuzda, bugün de sanatçı, kaderiyle baş başa, bir yandan ekmek kaygısı, öteki taraftan dış baskılarla bunalmadan ne kadar yetişebilirse, o kadar yetişebilir. Ben yine de mutluyum. Daha on, on beş yıl öncesine kadar sanatçının köçek, çengi, sazende, cambaz, hokkabaz diye tanımlandırıldığı bir toplumun parçalarıyız. Fikrimiz bugün soruluyor.

Cem Karaca: Türkiye’de sanatçı, Osmanlı’dan kalan bir ekonomik ve dinsel yaklaşım sonucu zor yetişmektedir. Hele söz konusu Hafif Müzik ve artistlik olduğunda, bu son çeyrek yüzyıla kadar bu dallarda sanat üretmek isteyenler, oyuncu iseler, mahkemelerde yine rol kesiyorlar gerekçesiyle tanıklıkları bile geçerli sayılmamış ve müzisyen iseler, “Kızını başıboş bırakırsan ya davulcuya varır, ya zurnacıya” gibi sövgü dolu bir yaklaşımla evlenmekten bile yoksun kalmışlardır. Kaldı ki, bugün bile, Anadolu’ya turneye çıkan Türk Hafif Müzik topluluklarının en ünlüleri bile gittikleri kentlerde emniyete, kadrolarındaki elemanların kimliklerini ve vesikalık resimlerini göstermek zorunda bırakılmaktadır. Bu sayageldiklerim yalnızca sanatı ve sanatçıyı engelleyen olgular… Kaldı ki, sanatçı, engellenmek bir yana desteklenmek ister. Bu da ancak, Devlet Baba’nın gerçekleştirebileceği bir olanaktır. Sözgelimi, Batı’da olduğu gibi kentlerin geniş alanlarında tatil günleri, halka açık konserler düzenlense, hem halkımızın çoksesli müzik kültürü, hem de bu işi pir aşkına yapan sanatçılara saygısı gelişir. Bu örnek, aklıma ilk geleni… Yoksa salt Türk sanatçısını desteklemek için kurulacak bir uzmanlar komitesi bu konuda çok daha sağlam ve akılcı öneriler getirebilir. Halkımızın yaratıcılığına hele bir Vanlıyla bir İstanbulluya aynı fırsat eşitliği anlayışıyla yaklaşıldığında sonucun olağanüstü çıkacağına hiç kuşkum yoktur.

3) Ülkemizdeki geri kalmışlık, müzik alanında da kendini hissettiriyor. Kalkınmakta olan ülkeler düzeyine ulaşabilmek için sanayileşme çabaları sürdürülürken, müziğimizin geri kalmışlıktan kurtulması için alınacak önlemler neler olabilir?

Barış Manço: Biz toplum olarak geri kalmayı çok sevdiğimiz gibi, katiyen yerimizden kıpırdanmamaya da kararlıyız. Örneğin bütün İstanbul’u dekor olarak süsleyen trafik lambalarına kesinlikle uymayarak, tarlada yürür gibi gezinmeye azimli bir toplum, tabii ki, Cem’in ve benim yırtınmamızla, sahneleri istila eden yeteneksiz, sazdan sözden yoksun “artiz” makulesini seyretmekten vazgeçmeyecektir.

Cem Karaca: Müzik endüstrileşme aşamasına geldiğinde, her endüstriyel üretim gibi belli olanakları gereksinir. Pazar yani tüketici, hammadde yani müzikal materyal, altyapı kuruluşları yani kayıt stüdyoları ve konser salonları, üretici kadrolar yani şarkıcı, çalgıcı ve teknisyenler, pazarlamayı tüketicinin dilek ve yoğunluğuna göre düzenleyecek uzmanlar ve bu işin üreticileri için gerekli sosyal güvence… Birinci koşuldaki pazar öğesi, üzülerek belirteyim, elverişsizdir. Çünkü en azından üretilen müziği dinlemek için gerekli araçlar; teyp, pikap, radyo öncelikle elektrikle çalışan araçlar olduğundan ve de satın alınmak istenildiğinde belli bir ekonomik olanağı gerektirdiğinden, Türk toplumunun büyük çoğunluğunu pazar olarak görmemiz olanaksızlaşmaktadır. Geriye sakız çiğneyerek, foto roman okuyarak ve yıldız falı takip ederek düşler kuran ve bir transistor toplumu görünümünde olan “arancıman” alıcısı kalmaktadır ki, kanımca endüstriyel aşamada tüketici öğesinin gerekliliği adına yetersizdir. Besteden çok, yabancı şarkılara Türkçe söz yazarak, hammadde sağlama yoluna gidildiğinden, bu kalitesizlik “arancıman” alıcısını oluşturmakta ve ülke çoğunluğunun sosyolojik ve kültürel yapısına ters düşerek, belki ileride alıcı durumuna gelebilecek kitleyi bile itmektedir. Türkiye, en önce elektronik endüstrisini kuramamıştır. Kayıt olanakları ilkelden de ötedir. Ancak Türk otomobil tamircilerinin Ford arabaya, Mercedes parça takıp yürütmeleri gibi, aslında zekâ dolu, ancak akılcılıktan ve rantabiliteden uzak yöntemlerle plak kayıtları gerçekleşmektedir. Devletin radyo ve televizyonundaki kayıt araçları ve yöntemleri ise elektronik değil. “Allah büyük”troniktir. Konser salonları ve müzikhollere gelince… Tiyatro salonları dışında, akustik kurallarına uygun bir tek lokal yoktur. Ülkemizde müzik, spor salonlarının o “Haydi bastır”dan gayrisine elvermeyen uğultusunda ve gazinoların iri birer meyhaneden başka bir şey olmayan karmaşıklığında üretilmektedir. Üretici kadroların durumu da pek iç açıcı değildir korkarım. Öncelikle bir tek 45’lik plakla üne kavuşan şarkıcı takımı, arkasına bir topluluk kurmayı düşünmemekte, bu da yetenekli çalgıcıların ortaya çıkmasına olanak vermemektedir. Giderek bir şarkıcı enflasyonu kaçınılmaz olmakta, üretilen plaklar hep aynı düzenleyicilerin, aynı stüdyo çalgıcılarıyla çalışmalarının ürünü olduğundan, müzikal eşlik de tekdüzelikten kurtulamamaktadır. Teknisyenlerimiz ise bir elin parmaklarından azdır. Kaldı ki, bu arkadaşlarımızın kaçının elektronik eğitimden geçtikleri ayrı bir sorundur. Uzman pazarlayıcılar ise, bugün karşımıza Tarlabaşı’nın arka sokaklarındaki bürolarında, üst dudaklarında özenle kesilmiş ince bir bıyık ve parmaklarında iri bir yüzükle çıkan organizatörler ve plak şirketlerinin müzik estetiğinin ilkokul diplomasından yoksun yöneticileri olarak çıkmaktadır. Müzik emekçilerinin örgütlendiği bir sendika kurulsa bile, çoğu yeraltı dünyasının önde gelenleriyle organik bağ içinde bulunan müzik işverenleriyle nasıl bir toplusözleşme yapılabilir ve bu ne kadar yürür? Bu sayageldiklerim salt endüstri adına gerekli olanlar. Yoksa sorun bütün gövdeyi sarmış bir kanser bence.



4) Beslenme konusunda önemli miktarda protein açığı içinde bulunan ülkemizde, bu açığın giderilmesi için, balıkçılık çözüm bekleyen sorunlar arasında yer alıyor. Ya beste konusunda önemli bir açık içinde bulunan Türk Pop Müziği dünyasında, bu olaya nasıl çözüm aranıyor ya da aranmalıdır?

Barış Manço: Balıkçılığı Cem halledecek inşallah. Ben de yakında yumurta üretimine başlayacağım. Şaka bir yana “Kimin evini kime soruyorsunuz” diye bir laf vardır. İkimiz de bu açığı çapımızca kapatıyoruz.

Cem Karaca: Yasadışı avlanıp, kısa yoldan yükünü tutmayı amaçlayan balık ağalarının sayesinde can çekişen balıkçılığımız, protein sorununa çözüm getirir mi, bilmem. Ancak bugüne dek Asur, Sümer, Hitit, Grek, Pers, Roma, Arap ve Oğuz kültürlerinin kaynaşmasından doğan Anadolu folkloruna sırtını dayayan, çağdaş dünyanın çoksesliliğine yönelik beste çalışmaları çok yararlı olur kanısındayım. Ancak bestecilerin telif hakları yasal güvence altına alınıp, emeklerinin karşılığı kendilerine ödenmezse, doğrusu üretimden kaçınan bestecileri kimse suçlayamaz. Parlamenter aylıklarının beş haneli rakamlara yazıldığı ülkemizde, bir Âşık Mahsuni Şerif parçası bir başka sanatçı tarafından plağa okunduğunda 500 lira telif hakkı alırsa, Türk Hafif Müziği’ndeki beste açığı pek kolay kapatılamaz.

5) Ankara Belediye Başkanı Vedat Dolakay, düzenlediği bir basın toplantısında, fırıncılarla savaşı, Kıbrıs Savaşı’na benzetti, “Bir Kıbrıs Savaşı’nı da biz burada veriyoruz. Ekmekteki sömürüyü halkımıza anlatacağız.” dedi. Sizler de, kaset sorununu bir savaşa benzetip, plak konusundaki sömürüyü anlatır mısınız?

Barış Manço: Vedat Dolakay saygıyla selamladığım, erdemli bir idareci. Onun sütünü de, ekmeğini de sırtıma alır, Ankara sokaklarında satarım. Ancak onun çizgisinden kaç idareci, yetkili, bakan vs. bu ahlakdışı konuya eğilip, bu saygısız fikir hırsızlarından hesap sorar? Kasetler milyonlarca olarak yurda kaçak girmektedir. Yani milyonlarca “doyçmark” yurtdışına kaçmaktadır, bu bir. Bizim plak kazancımız, yüzde bin oranında düştüğünden, mali yılbaşı ödediğimiz vergiler de o oranda düşmüştür. Yani devlet kasasına vergi girememektedir, bu da iki. Kanımca, bu konuda söylenecek fazla bir şey yok. Tanzimat Devri’nde de aynı şeyler oluyordu.

Cem Karaca: Bilmem Dr. Frankeştayn’ı bilmeyeniniz var mı? Hani Dr. Frankeştayn, istemeyerek bir canavar yaratır, sonunda da canavar, doktoru öldürür. Ben kaset sorununu, plakçıların kendi yarattıkları bir canavara benzetiyorum. Ama sonuçta, öyküde olduğu gibi plakçılar mı kasetçileri alt eder, yoksa tersi mi olur, bilemem. Ama bildiğim kadarıyla şu an plakçılar kendi sanatçılarının kasetlerini kendileri yapıyorlar. Kendi adıma bunun karşısındayım. Çünkü benim şirketim bana ödediği (x) ücret karşılığı benden bir adet 45’lik plak hakkını alır. Ancak bu plaktaki parçaları kalkıp kaset doldurup ikinci defa pazarlar ve bundan belli bir kar üretirse, benim almış olduğum (x) ücret doğaldır ki, iki katına çıkmalıdır. Tabii bana ödenmesi gereken, ancak ödenmeyen ek ücretin yüzde 15 stopaj tutarı da maliyeye ödenmemektedir. Ben de bunu bir gelir olarak gösterip vergi ödeyememekteyim.

6) MTA Sismik – 1 Hora gemisi uluslararası sularda araştırmalar yapacak. Türk müzisyenleri de uluslararası alanda araştırmalarını yıllardır yapıyorlar. Kesin sonuçlar alabilmek için neler yapılması gerektiği inancındasınız?

Barış Manço: Açıkçası Sismik – 1’in ne yaptığını pek bilmiyorum. Halkımıza bu konuda yeterli bilgi verilmiyor kanısındayım. Hoş, bu ülkede hiçbir zaman, hiçbir konu halka öyle enli boylu anlatılmadı. Ben de öyle fazla enli boylu anlatmadan, yurtdışında bir uzunçalar (LP) hazırladığımı söyleyeyim. Kasım sonu çıkacak. Göreceğiz.

Cem Karaca: Kanımca uluslararası pazarda bizim için söz sahibi olmak olanaksız. Batı’ya gideceksin, adam ürettiğin tınıyı beğenecek, stüdyoya girip plak yapacaksın ve ondan sonra en az üç ay plağın basılması, basına tanıtılması için kendi olanaklarınla Batı’da yemek yiyeceksin, yatacaksın, kısaca yaşayacaksın ve bunların hepsini ödeyebilmek için Türkiye’den çıkarken alabileceğin azami döviz tutarı olan 600 dolarla başaracaksın bu işi. Gözün kesiyorsa ne işin var Batı’da şarkıcı olmaya uğraşmakla, gel Türkiye’de Maliye Bakanı ol da, bari vatan kurtulsun. Ancak TRT’mizin yaptığı gibi “Eurovision’a katılmama” kararı alıp, devekuşu örneği gerçeklerden saklanmak için kafamızı kuma gömmektense, Çin Hindi’ndeki bir festivali bile değerlendirme yoluna gidilirse, o zaman belki Batı ile ilişki kurulur.

7) “Guguk Kuşunun Yuvasının Üstünden Biri Uçtu” adlı filmi ile Oscar ödülünü alan Milos Forman, şimdi de ünlü “Hair” müzikalini sinemaya uyarlayacağını açıkladı. Böyle bir müzikal hazırlamayı düşündünüz mü, hazırlanacak bir müzikalin Türk toplumuna nasıl katkıları olabilir?

Barış Manço: Müzikli destan hazırlamayı düşündüm. İki tane de yazdım: “Baykoca Destanı” ve “Kayaların Oğlu 2023”. Ancak bunları sahnelemek şimdilik olanaksız… Tek sorun: Para. Milos gibi Oscar almış bir yapımcı, maddi konuları yüklenebilirse, konservatuar ve operanın desteğiyle… Kültür Sarayı da bir ay için bize… Yani… Olmaz… Vazgeçin…

Cem Karaca: “Hair” müzikalinin geçtiğimiz yıllarda ülkemizde de sergilendiğini anımsıyorum. Bu olayın toplumumuza ne yönde katkıda bulunduğunun değerlendirmesini, tiyatro eleştirmenleriyle toplumbilimcilere bırakarak, hemen belirteyim ki, Türk halkının gerçeğinden kaynaklandığında, böyle bir olayda değil oynamak, perdecilik bile onur olur benim için. Ancak bir müzikal büyük bir prodüksiyon olduğundan, gerçekleştiğinde güzelliğinin yanı sıra ekonomik güçlükleri de getirir. Ufak kadrolu prodüksiyonları bile karşılayamadığından perdelerini kapatan bir dolu özel tiyatro var. Bence bu işin üstesinden ancak ödenekli tiyatrolar gelebilir. Bu konuda Devlet Tiyatrosu son günlerde “Malazgirt Zaferi” ya da benzeri prodüksiyonlarla ilgili olduğundan bu iş kala kala İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın yeni, dinamik ve yurtsever yöneticilerine kalır.

8) İsmail Cem döneminde Cem Karaca’nın üç solo programı ile birkaç toplu programa katıldığına tanık olduk. Şaban Karataş da, Genel Müdür olduğunda verdiği ilk emirler arasında Barış Manço’yla solo bir program yapılması vardı. TRT ile sanatçılar arasındaki ilişkilerin, değişen iktidarla birlikte, yeni boyutlar kazanması konusunda ne diyorsunuz?

Barış Manço: Dilerseniz bu konuyu biraz uzun cevaplamak isterim. Hem bu şekilde, beni son aylarda fazlasıyla rahatsız eden bir yığın dedikoduyu da ortadan kaldırırım. İsmail Cem veya Şaban Karataş veya Cemal Kamacı… Devlet Radyo ve TV Kuruluşu’nun başına kim gelirse gelsin, bizleri etkilememesi gerekirdi. Ta Musa Öğün Paşa devrinden bu yana, yani yaklaşık beş yıldır ben TV ekranlarına sadece üç programla geldim. Cem’in İsmail Cem döneminden üç defa ekranlara gelmesi önemsiz… Çünkü o sıralar on üç kez çıkmak bile az geliyordu bazılarına. Kaldı ki, o dönemde ben bir kez çıkmıştım, o meşhur topçulu, mehterli programla… Karataş’a gelince, bana program yaptırmak istemesini olağan karşılamanızı beklerdim. Çünkü tam bir yıl iki aydır çıkmıyorum televizyona. Ha, bunun altında politik bir neden olabilir mi? Kanımca sonunuzun altındaki şüphe bu… İktidar veya muhalefet partilerinin bir sanatçıya sempati veya antipati duymaları kendi sorunlarıdır. Sanatçıyı bağlamaz. Kaldı ki, bugün MC iktidarında en büyük üç kentimizi ana muhalefet partisinin belediye başkanları yönetmekte. Bu çizgiden bakarak, fikirleri ne olursa olsun, devlet yöneticilerinin şu veya bu sanatçıyla direkt olarak uğraşmaması gerekir. Bu konuyu açıklığa kavuşturmak da görevleridir. Belki çeşitli şüpheler, gereksiz yasaklamalar ve bu yasaklamalardan ötürü istismar edilen ucuz reklam unsurları (Danıştay’a, Cumhurbaşkanı’na şikâyet gibi) ortadan kalkar.

Cem Karaca: Sanat halk adına yapıldığında, sanatçının halkının çıkarları doğrultusunda ürün vermesi doğaldır. Ayrıca sanat üretme olayına bu açıdan yaklaşan bir sanatçı politize olmak zorundadır. Ülkeleri de yönetenler bu işi ya halk adına ya da halka rağmen yaparlar. Doğaldır ki, her iki tür yönetim de kendi çizgilerindeki kişilerle işbirliğine giderler. Sayın İsmail Cem, belki müzik adına benim yaptıklarımı halk için daha gerekli bulduğundan ben ve Devrişan o dönemde peş peşe programlar yaptık. Ancak bu tutuma halktan bir tepki gelmedi. Oysa şu an değişik bir kadro yine halk için, özür dilerim millet için orada işbaşındalar ve milletin bireyleri, gerek bana, gerekse TV ile ilgili yayın yapan dergilere, bizleri ekranda görememekten yakınıyorlar. Bu da, TV yöneticilerinin tutumlarını hiç mi hiç etkilemiyor. Bence bugünkü tutumlarıyla halka karşı olduğu izlenimini, yukarıda değindiğim halk isteklerine rağmen, bizlere kapanan ekranları ile veren TRT ile ve o TRT’nin bugün savunduğu sağcı, bağnaz görüşle, tanıdığım kadarıyla arkadaşım Barış Manço’yu yan yana düşünemiyorum.

9) CHP’nin, TRT’nin işgal altında olduğunu ve işgalci sorumluların yasaları çiğnedikleri gerekçesiyle savcılığa başvurdukları sırada, TRT’de çalışanlar da, yönetimi Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e şikâyet ettiler. CHP ile TRT’de çalışanların tutumunu nasıl karşılıyorsunuz?

Barış Manço: Bu konuda kesin bir bilgim yok. Haklı veya haksızdırlar diyerek konuyu kesersem saygısızlık etmiş olurum. Aslında her eli kalem tutan, her ağzı iki çift laf eden bu konuda fikrini söylerse konu dağılır. Çalışana, emekçiye saygı duyan bir basit vatandaş olarak şunu demekle yetinirim. Adamlar çalışıp, çabalayıp, okuyup öğrenerek yerlerine gelmişler. Aksak gördükleri yerleri mutlaka yereceklerdir. Erdem bunu gerektirir.

Cem Karaca: Bu tutumun gazete manşetlerine geçip belki belli bir kamuoyu oluşturulmasından öte, somut bir yararı olacağı kanısında değilim. Yasalara göre bugün TRT’nin gerçek Genel Müdürü İsmail Cem’dir. Zaten, ancak Anayasa Mahkemesi kararlarına bile aldırış edilmeyen ülkemizde, Sayın Cumhurbaşkanımızın yine yasalarla belirlenmiş yetkileri açısından bu girişim Sayın Korutürk’ü daha önce de olduğu gibi bir hayli üzecektir korkarım.

10) Bağdat Caddesi’nin gençleri yeni bir moda çıkartmışlar. Kırmızı ışık yanınca geçiyor, yeşil ışık yanınca duruyorlar. Milliyet Gazetesi’nin trafik anarşistlerine karşı yoğun bir kampanyaya girdiği şu sıralarda, sanatçılar olarak böyle bir kampanyaya nasıl katılırdınız?

Barış Manço: Türkiye’de herkes kırmızı ışıkta geçtiği için, onlar devede kulak kalır. Zavallılar… Kaldı ki, onlar geri kalmaya meraklı bir topluma katkıda bulunuyorlar. Rahat bırakın tosunları da, biz konuya gelelim. Adım ve düşüncelerimle yüzde yüz ters düşecek ama kaldırımlar, altgeçitler dururken yol ortasından yürüyüp parmaklıklarda parende atan yayalar ile Milliyet’in tespit ettiği gibi tüm trafik anarşistleri için ağır cezalar konulabilir. Bunların tespit edilmesinde bizler de seve seve yardımcı oluruz.

Cem Karaca: Biz sanatçıların bu konuda yapabileceği çok fazla şey yok bence. Çözüm, cezaların olağanüstü arttırılmasıyla sağlanır belki. Bu da, yasal birtakım yan sorunlar getirebilir.

11) Bülent Ecevit’e suikast girişiminde bulunan Starvos Skopetrides’i yargılayan mahkemenin ne ceza vereceğini bilmiyoruz ama bizde pop müziğimize suikastta bulunanlar kimlerdir, ne gibi cezalar verilmelidir?

Barış Manço: Ecevit dostumuza (hani biraz daha samimi olsak Bülent Baba’ya) geçmiş olsun diyeceğiz. Çünkü biz aramızda öyle konuşuruz. Cem kaza geçirince (Allah korusun) “Cem Baba, geçmiş olsun” derim. O da bana “İyiyim, Barış Baba” diyecektir. Kısaca, pop müziğimize bir suikast yok kanımca. Yani Cem Baba’yla biz iyiyiz. Kötü olanlar düşünsün.

Cem Karaca: Acımasızca müziğimizi katleden kişileri izin verin de ad vererek burada belirtmeyeyim. Ancak “Sanat, sanat içindir” bir yutturmacanın ardına saklanıp zirzop şarkılar söyleyenler, bu şarkıların söylenmesini destekleyen yapımcılar, ancak böylesi şarkılara kapılarını açan TRT ve yine bu tür müzik parazitlerini övgü dolu bakışlarla gazetelerine geçiren bazı yayın organları… Biliyorum, bütün bu suçladıklarım, hemen “Halk böyle istiyor” diyerek, akılları sıra savunacaklar kendilerini. Ancak halk diye tanımladıkları kişilerden herhangi birinin temel ekonomik sorunlarından haberleri var mı? Bu kişilere verilecek cezaya gelince… Halk adına halka ihanet edenler, yine halk tarafından cezalandırılırlar.

12) Şu an Başbakan’ın yerinde olsaydınız, müzisyenleri ilgilendiren ne gibi kanun ya da kararnamelerin çıkartılması için var gücünüzle çalışırdınız?

Barış Manço: Valla, bir MB iyi olur. MB mi? Müzisyenler Birliği. Ya da SD-Sanatçılar Derneği. Veya SMDB-Sanatçı Müzisyenler Dernek Birliği. Olmadı… TBSMBDTÜ, yani Tüm Birleşik Sanatçı Müzisyenler Birlik Derneği Toplu Üyeleri. Ya da Meclis tatile girdiğinden, önümüzdeki sezon, yeniden gündeme alınmasıyla ilgili çalışmalara başlamak üzere geçici komisyon kurmakla… Falan… Filan… Siz ne yapardınız ki?

Cem Karaca: Bütün içtenliğimle belirteyim ki, şu an Başbakan’ın yerinde olmak istemezdim. Kaldı ki, Sayın Başbakan’ın Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamamaktan boş zamanı yok ki müzikçilerin sorunlarına eğilebilsin.

13) Ölüm bir son mudur, yoksa bir başlangıç mı? Jacabson, “Ölümden Sonra Hayat” adlı eserinde bu soruyu aydınlığa kavuşturmaya çalışıyor. Siz ne dersiniz, ölüm bir son mudur, yoksa bir başlangıç mı?

Barış Manço: Ölüm, yaşam denen rüyadan uyanmaktır.

Cem Karaca: Bana göre, ölüm tıbben kesin bir sondur. Ancak yaşadığı sürece yaptığı işlerle kendinden sonraki kuşaklara ışık tutabilmişse kişi, o zaman yaşam sonsuzdur. Kimse Edison ve Mevlana’nın öldüğünü söyleyemez.

14) İsviçre Olimpiyat Takımı’nın doktoru Bernhard Segesser, bu yılki olimpiyatlara katılan bazı atletlere, fillere dahi verilmeyecek dozda kuvvet aşılayan ilaçlar verildiğini öne sürdü. İlk kez bir bronz madalya dahi alamadan döndüğümüz Montreal Olimpiyatları’yla ilgili olarak çıkan bu sözlere ne diyorsunuz?

Barış Manço: Madalyalar azaldıkça bahaneler çok olur. 1980 Olimpiyatları’nda, dinozorlara bile verilemeyecek dozda olacak o dopingler. Çünkü artık rüzgâr karşıdan esiyordu, hakem onlardandı falan gibi lafları kimse yutmuyor.

Cem Karaca: Bütünüyle kasten geri bırakılmış ülkemizde şimdiye kadar bildiğim bir konu müzik ve sorunlarıyla ilgili sorularınızı yanıtlamaya çalıştım. Spor, bütünü ile yabancı olduğum bir konu. Ayrıntılara girmem, biraz çizmeden yukarı çıkmak olur.

15) Cem Karaca ve Barış Manço olarak, Türk Pop Müziği’nin kalkınması için el ele verip, kader birliği yapıp yeni önlemler almayı, birlikte çalışmalarda bulunmayı, yenilerin kendilerini göstermelerinde yardımcı olmayı düşündünüz mü? Bu toplantımız, böyle bir kararı almanızda ilk adım olabilir mi?

Barış Manço: Hep diyorum ya, Cem Baba’yla kafalarımız paralel. Yapıtlarımızda bir uygunluk, bir düzen, bir arayış var. Bunda hem Kurtalan Ekspres’in, hem Dervişan’ın katkısı kuşkusuz çok büyük. Zaten Kurtalan Ekspres’te, Dervişan’da, zaman zaman da Kardaşlar ve Dadaşlar diye sahnelerde boy gösteren aynı delikanlılardır. Kanlı olmasına kanlı ya, deli olmaları bizlerle çalışmalarından bellidir. Topu topu, on beş-yirmi kişiyiz. İğneyle kuyu kazıyoruz. Fakat hayli derine indi kuyular. Ve dibini de bulacağız.

Cem Karaca: Bugüne dek çeşitli çevreler, bizi hep birbirine düşman ve rakip olarak tanımlamakta, belki çıkarsal, belki de Freud’sal bir yarar gördüler. Oysa ikimiz, bin yıllık birer dostuz. Bu dostluğu sağlıklı ve akıllıca değerlendirip, kapımızı çalan her iyi niyetli ve yetenekli arkadaşa, izninizle Barış Baba adına da söz edeyim burada, kapımız ve elverdiğince olanaklarımız açıktır. Yeter ki, gelenler, ihtiraslarını halk sevgisinde damıtsınlar.

Kaynak: Hey Dergisi, Ağustos 1976.
 
Son düzenleme:
Üst Alt