Nazilerin Çektiği, Dünyanın Uzaydan İlk Fotoğrafı


Dünya'nın ilk fotoğrafı Naziler tarafından roket ile çekildi.

dunyanin-ilk-fotografi-nazi-roketiyle-cekildi,ipWW6yLc7EC9LJ-YIe_wPA.jpg

[FONT=&quot]Sovyetlerin 1957’de uzaya fırlattıkları Sputnik-1, bugün uzay keşfini başlatan ilk insan yapımı uzay aracı olarak kabul ediliyor. Ancak Amerikalılar, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bir yıl sonra uzaya bir roket yollamış ve Dünya’nın atmosfer dışından ilk fotoğraflarını çekmişti.

[/FONT]
[FONT=&quot]Gizmodo sitesinin yayımladığı fotoğrafın arkasındaki başarının pek bilinmiyor olmasının belki de en büyük nedeni, uzaya yollanan roketin Nazi yapımı V-2 roketi olmasıydı. V-2, Nazi’ler için savaşın son yıllarında kötü gidişatı değiştirebilecek bir silah olarak geliştirilmiş ve İngiltere’nin üzerine yüzlercesi fırlatılmıştı. ABD, savaş sonrasında Nazi Almanya’sının önde gelen roket mühendisleri de olmak üzere, birçok teknolojiye sahip oldu. V-2, 24 Ekim 1946’da New Mexico eyaletindeki White Sands Füze Test Alanı’ndan ateşlendi ve Uzay’dan Dünya’nın ilk fotoğraflarını çekti. [/FONT]

[FONT=&quot]V-2 uzaya çıktığında, Sputnik’in atmosferin dışına gönderilmesine 11, ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi’nin (NASA) kurulmasına ise henüz 12 yıl vardı. ABD ve Sovyetlerin henüz uzay keşfini akıllarına pek getirmedikleri günlerde, Alman mühendis Freiherr von Braun, uzaya çıkacak roketleri tasarlamıştı bile.

[/FONT]
[FONT=&quot]
[/FONT]
qWW0pD.jpg[FONT=&quot]


[/FONT]
[FONT=&quot]BİR MÜHENDİSİN FOTOĞRAF MERAKI[/FONT][FONT=&quot] [/FONT]
[FONT=&quot]ABD, Von Braun’un önderliğinde uzay keşfi alanında büyük atılımlar yaptı. Nazi’ler tarafından inşa edilen ve fırlatılmaya fırsat bulunamadan ele geçirilen V-2’ler, Amerika’ya taşındı. Von Braun ve Amerikalı meslektaşları, V-2’ler üzerinde çalışmaya devam etti. Yeni roketler tasarlandı, ele geçirilen V-2’ler deneme amaçlı olarak ateşlendi. [/FONT]

[FONT=&quot]Von Braun ile çalışan Amerikalı mühendislerden Clyde Holliday, her 1.5 saniyede bir fotoğraf çeken 35 mm’lik bir kamera geliştirdi. Clyde dışındaki mühendisler ise fotoğraflar ilgilenmiyor ama roketlerin aerodinamik performansına odaklanıyordu.

[/FONT]
3qq5J2.jpg

[FONT=&quot]Ancak Holliday Dünya’nın atmosfer dışından görüntülenmesinin ileride birçok alanda faydalı olacağına inanıyordu. Holliday düşüncesinde son derece haklıydı. Gizmodo’nun yorumuyla, onun bu görüşü sadece Dünya’yı çok daha hızlı ve iyi anlamamıza yardımcı olmakla kalmadı, aynı zamanda ne kadar küçük olduğumuzu da [/FONT][FONT=&quot]Balistik füzelerin babası kabul edilen V-2, 800 kg etil alkol + su ve 5000 kg sıvı oksijeni yakıt olarak kullanıyordu. 14 metrelik devasa füze, 5700 km hızla 320 km menzile ulaşabiliyordu. 980 kg amonyum nitrattan üretilen amatol patlayıcısı ile dolu savaş başlığı taşıyan V–2, Normandiya çıkarması ile fırlatma tesislerinin boşaltılmasına kadar İngiltere’ye üç binden fazla fırlatıldı.

[/FONT]
okk5lk.jpg
 
dedemin dedesi sovyetler işgali için nazilerin türkistan lejyonuna katılmıştı. hatta birisi orada subaydı diğer kardeşide türistan lejyonunda askerdi. fakat diğer 3 kardeşide almanlara kaçamadığı için sovyet askeri olarak almanlara karşı savaştı.

Dedelerimizin türkistan lejyonuna katılma sebebi, nazi almanyasının türkistan bölgesine bağımsızlık vaatleriydi. ki almanlar rusyayı teslim aldığında hepsini yönetmeyi düşünmüyordu

yani almanlar savaşı kazansaydı coğrafyayı böyle şekillendireceklerdi.

siyah olan rusya

CIMG1709.JPG



şimdi haritaya bakıp ırak suriye neden türkiye'de diyecek olacaksınız belki, nazi almanyası ile türkiye müttefik gibilerdi. türkiyeye adaları, ırak ve suriyeyi bırakacaklarına söz verdiler. fakat türkiye o dönemdeki savaşan ülkelere karşı inanılmaz derecede zayıftı. örneğin sovyetler 20 milyon insan kaybederken türkiyenin nüfusu bile 20 milyon değildi. Naziler türkiye sınırına geldiğinde, doğuya gideccek 2 seçenekleri vardı, ya rusya ya türkiye. onlar seçimini rusyadan yaptı. Türkiye ile de anlaştılar, eğer moskova düşürülürse türkiye azerbaycanı ve kafkasyayı kurtaracaktı ve kafkaslardan sovyetleri işgal etmeye başlayacaktı. fakat moskovaya 20 km kala harekat güneye doğru indi ve asla moskova düşürülemedi. bundan dolayı savaştan sonra sovyetler, türkiyeyi gizli mihver devleti olmakla suçlayıp işgal tehdidinde bulundu. bu korkuylada natoya girdik.

haritaya bakılırsa almanlar kazak, özbek, türkmen diye değilde bir bütün olarak türkistan diye ayırmışlar. tam tersi olsaydı farklı bir yaşantımız olabilirdi. sovyetlerle yaşadık evet ama bu onları benimsediğimiz anlamına gelmez. belki türkiyeden, osmanlıdan çok almanyanın işgali ile bu kadar umutlandık yine olmadı. ta ki sovyetler dağılana kadar.

bilim adamları nazilerin savaşı kaybetmeseydi şuan uzay çağında yaşıyor olacağımızı söylerler. baktığınız zaman rusya ve abd çok büyük ekonomilere sahip olmasına rağmen 1. dünya savaşında yıkılan almanyanın onlardan daha iyi seviyeye 8 senede gelmesi inanılmaz. osmanlılar sevr ile almanlar versay ile teslim alınmasına rağmen almanların 8 senede gösterdiği gelişimin çeyreğini türkiye 100 senede gösterememiştir.

abd 1942 yılında atom bombası çalışmasını almanyaya atmak için başlattıysada sonlarına doğru almanyanın çöküşünü gördüler ve japonyaya attılar. bundan dolayı abdliler, savaş sonuna doğru yanlış düşmanı yendiklerini söyleyip, naziler yıkıldı ama hala güçlü orduya sahipler. müttefikler, türkiye ve almanlar hep beraber sovyetlere saldırmalıyız gibi bir tezleri vardı.

inönü'nün yaverleri anlatıyor. aylardır gergin bekleyiş vardı, gergin ve korku dolu. aylar sonra bir gece 4 te paşanın odasına gidip uyandırdık. Almanlar sınırı geçti, sovyet içlerine ilerliyorlar ismet paşa bunu duyduğunda abartmıyorum yatağından kalkıp yarım saat göbek attı oda da demiştir.
 
Son düzenleme:
Bu amerikalılar yok mu bu yauuuuuuuuşak amerikalılar.

İlmik ilmik işlediler, ikinci dünya savaşını kafalarına göre manipüle ettiler. Ruslar Sovyetler çöküp dış dünyaya açıldıktan sonra düzeltmeye çalıştılıarsa da iş işten geçti, zaten bu bozuk algıyı düzeltecek/değiştirecek ''soft power'' a da sahip değillerdi.

Hem batı hem doğu cephesinde aslan payı kızıl orduya ait olmasına rağmen kendi rollerini abarttılar. Churchill'in olağanüstü yapıcılığından ve liderlik becerilerinden kaynaklanan kazanımları bile sahiplendiler. Kendimi Rusların yerine koyuyorum da hakikaten sinir bozucu bir durum.

Hiroshima ve Nagazaki'deki insanlık suçunu bile bir şekilde kendi lehlerine çevirebildiler, konuya dair nükleer silahlar konusunda uzman Ward Wilson'ın güzel bir yazısı var okumak isteyen olursa;

The U.S. use of nuclear weapons against Japan during World War II has long been a subject of emotional debate. Initially, few questioned President Truman’s decision to drop two atomic bombs, on Hiroshima and Nagasaki. But, in 1965, historian Gar Alperovitz argued that, although the bombs did force an immediate end to the war, Japan’s leaders had wanted to surrender anyway and likely would have done so before the American invasion planned for Nov. 1. Their use was, therefore, unnecessary. Obviously, if the bombings weren’t necessary to win the war, then bombing Hiroshima and Nagasaki was wrong. In the 48 years since, many others have joined the fray: some echoing Alperovitz and denouncing the bombings, others rejoining hotly that the bombings were moral, necessary, and life-saving.
Both schools of thought, however, assume that the bombing of Hiroshima and Nagasaki with new, more powerful weapons did coerce Japan into surrendering on Aug. 9. They fail to question the utility of the bombing in the first place — to ask, in essence, did it work? The orthodox view is that, yes, of course, it worked. The United States bombed Hiroshima on Aug. 6 and Nagasaki on Aug. 9, when the Japanese finally succumbed to the threat of further nuclear bombardment and surrendered. The support for this narrative runs deep. But there are three major problems with it, and, taken together, they significantly undermine the traditional interpretation of the Japanese surrender.
Timing
The first problem with the traditional interpretation is timing. And it is a serious problem. The traditional interpretation has a simple timeline: The U.S. Army Air Force bombs Hiroshima with a nuclear weapon on Aug. 6, three days later they bomb Nagasaki with another, and on the next day the Japanese signal their intention to surrender.* One can hardly blame American newspapers for running headlines like: “Peace in the Pacific: Our Bomb Did It!”
When the story of Hiroshima is told in most American histories, the day of the bombing — Aug. 6 — serves as the narrative climax. All the elements of the story point forward to that moment: the decision to build a bomb, the secret research at Los Alamos, the first impressive test, and the final culmination at Hiroshima. It is told, in other words, as a story about the Bomb. But you can’t analyze Japan’s decision to surrender objectively in the context of the story of the Bomb. Casting it as “the story of the Bomb” already presumes that the Bomb’s role is central.
Viewed from the Japanese perspective, the most important day in that second week of August wasn’t Aug. 6 but Aug. 9. That was the day that the Supreme Council met — for the first time in the war — to discuss unconditional surrender. The Supreme Council was a group of six top members of the government — a sort of inner cabinet — that effectively ruled Japan in 1945. Japan’s leaders had not seriously considered surrendering prior to that day. Unconditional surrender (what the Allies were demanding) was a bitter pill to swallow. The United States and Great Britain were already convening war crimes trials in Europe. What if they decided to put the emperor — who was believed to be divine — on trial? What if they got rid of the emperor and changed the form of government entirely? Even though the situation was bad in the summer of 1945, the leaders of Japan were not willing to consider giving up their traditions, their beliefs, or their way of life. Until Aug. 9. What could have happened that caused them to so suddenly and decisively change their minds? What made them sit down to seriously discuss surrender for the first time after 14 years of war?
It could not have been Nagasaki. The bombing of Nagasaki occurred in the late morning of Aug. 9, after the Supreme Council had already begun meeting to discuss surrender, and word of the bombing only reached Japan’s leaders in the early afternoon — after the meeting of the Supreme Council had been adjourned in deadlock and the full cabinet had been called to take up the discussion. Based on timing alone, Nagasaki can’t have been what motivated them.
Hiroshima isn’t a very good candidate either. It came 74 hours — more than three days — earlier. What kind of crisis takes three days to unfold? The hallmark of a crisis is a sense of impending disaster and the overwhelming desire to take action now. How could Japan’s leaders have felt that Hiroshima touched off a crisis and yet not meet to talk about the problem for three days?
President John F. Kennedy was sitting up in bed reading the morning papers at about 8:45 a.m. on Oct. 16, 1962, when McGeorge Bundy, his national security advisor, came in to inform him that the Soviet Union was secretly putting nuclear missiles in Cuba. Within two hours and forty-five minutes a special committee had been created, its members selected, contacted, brought to the White House, and were seated around the cabinet table to discuss what should be done.
President Harry Truman was vacationing in Independence, Missouri, on June 25, 1950, when North Korea sent its troops across the 38th parallel, invading South Korea. Secretary of State Acheson called Truman that Saturday morning to give him the news. Within 24 hours, Truman had flown halfway across the United States and was seated at Blair House (the White House was undergoing renovations) with his top military and political advisors talking about what to do.
Even Gen. George Brinton McClellan — the Union commander of the Army of the Potomac in 1863 during the American Civil War, of whom President Lincoln said sadly, “He’s got the slows” — wasted only 12 hours when he was given a captured copy of Gen. Robert E. Lee’s orders for the invasion of Maryland.
These leaders responded — as leaders in any country would — to the imperative call that a crisis creates. They each took decisive steps in a short period of time. How can we square this sort of behavior with the actions of Japan’s leaders? If Hiroshima really touched off a crisis that eventually forced the Japanese to surrender after fighting for 14 years, why did it take them three days to sit down to discuss it?
One might argue that the delay is perfectly logical. Perhaps they only came to realize the importance of the bombing slowly. Perhaps they didn’t know it was a nuclear weapon and when they did realize it and understood the terrible effects such a weapon could have, they naturally concluded they had to surrender. Unfortunately, this explanation doesn’t square with the evidence.
First, Hiroshima’s governor reported to Tokyo on the very day Hiroshima was bombed that about a third of the population had been killed in the attack and that two thirds of the city had been destroyed. This information didn’t change over the next several days. So the outcome — the end result of the bombing — was clear from the beginning. Japan’s leaders knew roughly the outcome of the attack on the first day, yet they still did not act.
Second, the preliminary report prepared by the Army team that investigated the Hiroshima bombing, the one that gave details about what had happened there, was not delivered until Aug. 10. It didn’t reach Tokyo, in other words, until after the decision to surrender had already been taken. Although their verbal report was delivered (to the military) on Aug. 8, the details of the bombing were not available until two days later. The decision to surrender was therefore not based on a deep appreciation of the horror at Hiroshima.
Third, the Japanese military understood, at least in a rough way, what nuclear weapons were. Japan had a nuclear weapons program. Several of the military men mention the fact that it was a nuclear weapon that destroyed Hiroshima in their diaries. Gen. Anami Korechika, minster of war, even went to consult with the head of the Japanese nuclear weapons program on the night of Aug. 7. The idea that Japan’s leaders didn’t know about nuclear weapons doesn’t hold up.
Finally, one other fact about timing creates a striking problem. On Aug. 8, Foreign Minister Togo Shigenori went to Premier Suzuki Kantaro and asked that the Supreme Council be convened to discuss the bombing of Hiroshima, but its members declined. So the crisis didn’t grow day by day until it finally burst into full bloom on Aug. 9. Any explanation of the actions of Japan’s leaders that relies on the “shock” of the bombing of Hiroshima has to account for the fact that they considered a meeting to discuss the bombing on Aug. 8, made a judgment that it was too unimportant, and then suddenly decided to meet to discuss surrender the very next day. Either they succumbed to some sort of group schizophrenia, or some other event was the real motivation to discuss surrender.
Scale
Historically, the use of the Bomb may seem like the most important discrete event of the war. From the contemporary Japanese perspective, however, it might not have been so easy to distinguish the Bomb from other events. It is, after all, difficult to distinguish a single drop of rain in the midst of a hurricane.
In the summer of 1945, the U.S. Army Air Force carried out one of the most intense campaigns of city destruction in the history of the world. Sixty-eight cities in Japan were attacked and all of them were either partially or completely destroyed. An estimated 1.7 million people were made homeless, 300,000 were killed, and 750,000 were wounded. Sixty-six of these raids were carried out with conventional bombs, two with atomic bombs. The destruction caused by conventional attacks was huge. Night after night, all summer long, cities would go up in smoke. In the midst of this cascade of destruction, it would not be surprising if this or that individual attack failed to make much of an impression — even if it was carried out with a remarkable new type of weapon.
A B-29 bomber flying from the Mariana Islands could carry — depending on the location of the target and the altitude of attack — somewhere between 16,000 and 20,000 pounds of bombs. A typical raid consisted of 500 bombers. This means that the typical conventional raid was dropping 4 to 5 kilotons of bombs on each city. (A kiloton is a thousand tons and is the standard measure of the explosive power of a nuclear weapon. The Hiroshima bomb measured 16.5 kilotons, the Nagasaki bomb 20 kilotons.) Given that many bombs spread the destruction evenly (and therefore more effectively), while a single, more powerful bomb wastes much of its power at the center of the explosion — re-bouncing the rubble, as it were — it could be argued that some of the conventional raids approached the destruction of the two atomic bombings.
The first of the conventional raids, a night attack on Tokyo on March 9-10, 1945, remains the single most destructive attack on a city in the history of war. Something like 16 square miles of the city were burned out. An estimated 120,000 Japanese lost their lives — the single highest death toll of any bombing attack on a city.
We often imagine, because of the way the story is told, that the bombing of Hiroshima was far worse. We imagine that the number of people killed was off the charts. But if you graph the number of people killed in all 68 cities bombed in the summer of 1945, you find that Hiroshima was second in terms of civilian deaths. If you chart the number of square miles destroyed, you find that Hiroshima was fourth. If you chart the percentage of the city destroyed, Hiroshima was 17th. Hiroshima was clearly within the parameters of the conventional attacks carried out that summer.
From our perspective, Hiroshima seems singular, extraordinary. But if you put yourself in the shoes of Japan’s leaders in the three weeks leading up to the attack on Hiroshima, the picture is considerably different. If you were one of the key members of Japan’s government in late July and early August, your experience of city bombing would have been something like this: On the morning of July 17, you would have been greeted by reports that during the night four cities had been attacked: Oita, Hiratsuka, Numazu, and Kuwana. Of these, Oita and Hiratsuka were more than 50 percent destroyed. Kuwana was more than 75 percent destroyed and Numazu was hit even more severely, with something like 90 percent of the city burned to the ground.
Three days later you have woken to find that three more cities had been attacked. Fukui was more than 80 percent destroyed. A week later and three more cities have been attacked during the night. Two days later and six more cities were attacked in one night, including Ichinomiya, which was 75 percent destroyed. On Aug. 2, you would have arrived at the office to reports that four more cities have been attacked. And the reports would have included the information that Toyama (roughly the size of Chattanooga, Tennessee in 1945), had been 99.5 percent destroyed. Virtually the entire city had been leveled. Four days later and four more cities have been attacked. On Aug. 6, only one city, Hiroshima, was attacked but reports say that the damage was great and a new type bomb was used. How much would this one new attack have stood out against the background of city destruction that had been going on for weeks?
In the three weeks prior to Hiroshima, 26 cities were attacked by the U.S. Army Air Force. Of these, eight — or almost a third — were as completely or more completely destroyed than Hiroshima (in terms of the percentage of the city destroyed). The fact that Japan had 68 cities destroyed in the summer of 1945 poses a serious challenge for people who want to make the bombing of Hiroshima the cause of Japan’s surrender. The question is: If they surrendered because a city was destroyed, why didn’t they surrender when those other 66 cities were destroyed?
If Japan’s leaders were going to surrender because of Hiroshima and Nagasaki, you would expect to find that they cared about the bombing of cities in general, that the city attacks put pressure on them to surrender. But this doesn’t appear to be so. Two days after the bombing of Tokyo, retired Foreign Minister Shidehara Kijuro expressed a sentiment that was apparently widely held among Japanese high-ranking officials at the time. Shidehara opined that “the people would gradually get used to being bombed daily. In time their unity and resolve would grow stronger.” In a letter to a friend he said it was important for citizens to endure the suffering because “even if hundreds of thousands of noncombatants are killed, injured, or starved, even if millions of buildings are destroyed or burned,” additional time was needed for diplomacy. It is worth remembering that Shidehara was a moderate.
At the highest levels of government — in the Supreme Council — attitudes were apparently the same. Although the Supreme Council discussed the importance of the Soviet Union remaining neutral, they didn’t have a full-dress discussion about the impact of city bombing. In the records that have been preserved, city bombing doesn’t even get mentioned during Supreme Council discussions except on two occasions: once in passing in May 1945 and once during the wide-ranging discussion on the night of Aug. 9. Based on the evidence, it is difficult to make a case that Japan’s leaders thought that city bombing — compared to the other pressing matters involved in running a war — had much significance at all.
Gen. Anami on Aug. 13 remarked that the atomic bombings were no more menacing than the fire-bombing that Japan had endured for months. If Hiroshima and Nagasaki were no worse than the fire bombings, and if Japan’s leaders did not consider them important enough to discuss in depth, how can Hiroshima and Nagasaki have coerced them to surrender?
Strategic significance
If the Japanese were not concerned with city bombing in general or the atomic bombing of Hiroshima in particular, what were they concerned with? The answer
is simple: the Soviet Union.
The Japanese were in a relatively difficult strategic situation. They were nearing the end of a war they were losing. Conditions were bad. The Army, however, was still strong and well-supplied. Nearly 4 million men were under arms and 1.2 million of those were guarding Japan’s home islands.
Even the most hard-line leaders in Japan’s government knew that the war could not go on. The question was not whether to continue, but how to bring the war to a close under the best terms possible. The Allies (the United States, Great Britain, and others — the Soviet Union, remember, was still neutral) were demanding “unconditional surrender.” Japan’s leaders hoped that they might be able to figure out a way to avoid war crimes trials, keep their form of government, and keep some of the territories they’d conquered: Korea, Vietnam, Burma, parts of Malaysia and Indonesia, a large portion of eastern China, and numerous islands in the Pacific.
They had two plans for getting better surrender terms; they had, in other words, two strategic options. The first was diplomatic. Japan had signed a five-year neutrality pact with the Soviets in April of 1941, which would expire in 1946. A group consisting mostly of civilian leaders and led by Foreign Minister Togo Shigenori hoped that Stalin might be convinced to mediate a settlement between the United States and its allies on the one hand, and Japan on the other. Even though this plan was a long shot, it reflected sound strategic thinking. After all, it would be in the Soviet Union’s interest to make sure that the terms of the settlement were not too favorable to the United States: any increase in U.S. influence and power in Asia would mean a decrease in Russian power and influence.
The second plan was military, and most of its proponents, led by the Army Minister Anami Korechika, were military men. They hoped to use Imperial Army ground troops to inflict high casualties on U.S. forces when they invaded. If they succeeded, they felt, they might be able to get the United States to offer better terms. This strategy was also a long shot. The United States seemed deeply committed to unconditional surrender. But since there was, in fact, concern in U.S. military circles that the casualties in an invasion would be prohibitive, the Japanese high command’s strategy was not entirely off the mark.
One way to gauge whether it was the bombing of Hiroshima or the invasion and declaration of war by the Soviet Union that caused Japan’s surrender is to compare the way in which these two events affected the strategic situation. After Hiroshima was bombed on Aug. 6, both options were still alive. It would still have been possible to ask Stalin to mediate (and Takagi’s diary entries from Aug. 8 show that at least some of Japan’s leaders were still thinking about the effort to get Stalin involved). It would also still have been possible to try to fight one last decisive battle and inflict heavy casualties. The destruction of Hiroshima had done nothing to reduce the preparedness of the troops dug in on the beaches of Japan’s home islands. There was now one fewer city behind them, but they were still dug in, they still had ammunition, and their military strength had not been diminished in any important way. Bombing Hiroshima did not foreclose either of Japan’s strategic options.
The impact of the Soviet declaration of war and invasion of Manchuria and Sakhalin Island was quite different, however. Once the Soviet Union had declared war, Stalin could no longer act as a mediator — he was now a belligerent. So the diplomatic option was wiped out by the Soviet move. The effect on the military situation was equally dramatic. Most of Japan’s best troops had been shifted to the southern part of the home islands. Japan’s military had correctly guessed that the likely first target of an American invasion would be the southernmost island of Kyushu. The once proud Kwangtung army in Manchuria, for example, was a shell of its former self because its best units had been shifted away to defend Japan itself. When the Russians invaded Manchuria, they sliced through what had once been an elite army and many Russian units only stopped when they ran out of gas. The Soviet 16th Army — 100,000 strong — launched an invasion of the southern half of Sakhalin Island. Their orders were to mop up Japanese resistance there, and then — within 10 to 14 days — be prepared to invade Hokkaido, the northernmost of Japan’s home islands. The Japanese force tasked with defending Hokkaido, the 5th Area Army, was under strength at two divisions and two brigades, and was in fortified positions on the east side of the island. The Soviet plan of attack called for an invasion of Hokkaido from the west.
It didn’t take a military genius to see that, while it might be possible to fight a decisive battle against one great power invading from one direction, it would not be possible to fight off two great powers attacking from two different directions. The Soviet invasion invalidated the military’s decisive battle strategy, just as it invalidated the diplomatic strategy. At a single stroke, all of Japan’s options evaporated. The Soviet invasion was strategically decisive — it foreclosed both of Japan’s options — while the bombing of Hiroshima (which foreclosed neither) was not.
The Soviet declaration of war also changed the calculation of how much time was left for maneuver. Japanese intelligence was predicting that U.S. forces might not invade for months. Soviet forces, on the other hand, could be in Japan proper in as little as 10 days. The Soviet invasion made a decision on ending the war extremely time sensitive.
And Japan’s leaders had reached this conclusion some months earlier. In a meeting of the Supreme Council in June 1945, they said that Soviet entry into the war “would determine the fate of the Empire.” Army Deputy Chief of Staff Kawabe said, in that same meeting, “The absolute maintenance of peace in our relations with the Soviet Union is imperative for the continuation of the war.”
Japan’s leaders consistently displayed disinterest in the city bombing that was wrecking their cities. And while this may have been wrong when the bombing began in March of 1945, by the time Hiroshima was hit, they were certainly right to see city bombing as an unimportant sideshow, in terms of strategic impact. When Truman famously threatened to visit a “rain of ruin” on Japanese cities if Japan did not surrender, few people in the United States realized that there was very little left to destroy. By Aug. 7, when Truman’s threat was made, only 10 cities larger than 100,000 people remained that had not already been bombed. Once Nagasaki was attacked on Aug. 9, only nine cities were left. Four of those were on the northernmost island of Hokkaido, which was difficult to bomb because of the distance from Tinian Island where American planes were based. Kyoto, the ancient capital of Japan, had been removed from the target list by Secretary of War Henry Stimson because of its religious and symbolic importance. So despite the fearsome sound of Truman’s threat, after Nagasaki was bombed only four major cities remained which could readily have been hit with atomic weapons.
The thoroughness and extent of the U.S. Army Air Force’s campaign of city bombing can be gauged by the fact that they had run through so many of Japan’s cities that they were reduced to bombing “cities” of 30,000 people or fewer. In the modern world, 30,000 is no more than a large town.
Of course it would always have been possible to re-bomb cities that had already been bombed with firebombs. But these cities were, on average, already 50 percent destroyed. Or the United States could have bombed smaller cities with atomic weapons. There were, however, only six smaller cities (with populations between 30,000 and 100,000) which had not already been bombed. Given that Japan had already had major bombing damage done to 68 cities, and had, for the most part, shrugged it off, it is perhaps not surprising that Japan’s leaders were unimpressed with the threat of further bombing. It was not strategically compelling.
A convenient story
Despite the existence of these three powerful objections, the traditional interpretation still retains a strong hold on many people’s thinking, particularly in the United States. There is real resistance to looking at the facts. But perhaps this should not be surprising. It is worth reminding ourselves how emotionally convenient the traditional explanation of Hiroshima is — both for Japan and the United States. Ideas can have persistence because they are true, but unfortunately, they can also persist because they are emotionally satisfying: They fill an important psychic need. For example, at the end of the war the traditional interpretation of Hiroshima helped Japan’s leaders achieve a number of important political aims, both domestic and international.
Put yourself in the shoes of the emperor. You’ve just led your country through a disastrous war. The economy is shattered. Eighty percent of your cities have been bombed and burned. The Army has been pummeled in a string of defeats. The Navy has been decimated and confined to port. Starvation is looming. The war, in short, has been a catastrophe and, worst of all, you’ve been lying to your people about how bad the situation really is. They will be shocked by news of surrender. So which would you rather do? Admit that you failed badly? Issue a statement that says that you miscalculated spectacularly, made repeated mistakes, and did enormous damage to the nation? Or would you rather blame the loss on an amazing scientific breakthrough that no one could have predicted? At a single stroke, blaming the loss of the war on the atomic bomb swept all the mistakes and misjudgments of the war under the rug. The Bomb was the perfect excuse for having lost the war. No need to apportion blame; no court of enquiry need be held. Japan’s leaders were able to claim they had done their best. So, at the most general level the Bomb served to deflect blame from Japan’s leaders.
But attributing Japan’s defeat to the Bomb also served three other specific political purposes. First, it helped to preserve the legitimacy of the emperor. If the war was lost not because of mistakes but because of the enemy’s unexpected miracle weapon, then the institution of the emperor might continue to find support within Japan.
Second, it appealed to international sympathy. Japan had waged war aggressively, and with particular brutality toward conquered peoples. Its behavior was likely to be condemned by other nations. Being able to recast Japan as a victimized nation — one that had been unfairly bombed with a cruel and horrifying instrument of war — would help to offset some of the morally repugnant things Japan’s military had done. Drawing attention to the atomic bombings helped to paint Japan in a more sympathetic light and deflect support for harsh punishment.
Finally, saying that the Bomb won the war would please Japan’s American victors. The American occupation did not officially end in Japan until 1952, and during that time the United States had the power to change or remake Japanese society as they saw fit. During the early days of the occupation, many Japanese officials worried that the Americans intended to abolish the institution of the emperor. And they had another worry. Many of Japan’s top government officials knew that they might face war crimes trials (the war crimes trials against Germany’s leaders were already underway in Europe when Japan surrendered). Japanese historian Asada Sadao has said that in many of the postwar interviews “Japanese officials … were obviously anxious to please their American questioners.” If the Americans wanted to believe that the Bomb won the war, why disappoint them?
Attributing the end of the war to the atomic bomb served Japan’s interests in multiple ways. But it also served U.S. interests. If the Bomb won the war, then the perception of U.S. military power would be enhanced, U.S. diplomatic influence in Asia and around the world would increase, and U.S. security would be strengthened. The $2 billion spent to build it would not have been wasted. If, on the other hand, the Soviet entry into the war was what caused Japan to surrender, then the Soviets could claim that they were able to do in four days what the United States was unable to do in four years, and the perception of Soviet military power and Soviet diplomatic influence would be enhanced. And once the Cold War was underway, asserting that the Soviet entry had been the decisive factor would have been tantamount to giving aid and comfort to the enemy.
It is troubling to consider, given the questions raised here, that the evidence of Hiroshima and Nagasaki is at the heart of everything we think about nuclear weapons. This event is the bedrock of the case for the importance of nuclear weapons. It is crucial to their unique status, the notion that the normal rules do not apply to nuclear weapons. It is an important measure of nuclear threats: Truman’s threat to visit a “rain of ruin” on Japan was the first explicit nuclear threat. It is key to the aura of enormous power that surrounds the weapons and makes them so important in international relations.
But what are we to make of all those conclusions if the traditional story of Hiroshima is called into doubt? Hiroshima is the center, the point from which all other claims and assertions radiate out. Yet the story we have been telling ourselves seems pretty far removed from the facts. What are we to think about nuclear weapons if this enormous first accomplishment — the miracle of Japan’s sudden surrender — turns out to be a myth?
 
Son düzenleme:
Alman ilerlemesi yanlış zamandan inceleniyor. 18. yüzyıldan itibaren iyi bir inceleme yapılması gerekir.

tam olarak öyle değil, prusya harika bir imparatorluk. osmanlı ve türkiye cumhuriyeti ordularıda kurulduğundan beri alman ordu geleneğini kopyalamışlardır. o sistemle devam ediliyordu. daha önce amerikan sistemine dönülmeye çalışıldıysada başarılamadı. ta ki 15 temmuz 2016'ya kadar. bu tarihten sonra tsk tam olarak amerikan sistemine geçiş yapmış bulunmaktadır. Disiplinden daha çok, serbestlik göreceksiniz. orduda telefon kullanma serbestisi, başörtüsü serbestisi hatta ilerleyen dönemde irandaki gibi sakallı generaller de görülecektir ve daha sistemsel bir sürü saçmalıklar.

demek istediğim şey şu, günümüzde en babayiğit tank 60-65 ton. prusya döneminde tank yoktu. dolayısıyla prusya imparatorluğunda böyle sanayileşmede yoktu. en fazla top bulunuyordu. nazilere karşı tüm dünya düşman olduğu için petrol, demir gibi kaynakları bile dışardan alamıyordu. ne üretecekse ve hangi kaynak lazımsa kendi ülkesinden temin etmesi gerekiyordu. iskandinavyanın işgal edilme nedeni demir-çelik kaynağı. bu ortamda bile günümüz tanklarından 3 kat daha ağır bir tankı 190 tonluk maus tankını, 60 tonluk tiger tankını, 70 tonluk tiger 2 tankını dökebiliyorlardı. türkiye 2005ten beri altay tankı diyor mesela, 2017 yılına geldik hala 60 tonluk dandik bi tankı dökemiyor ülke. bu adam savaş sırasında yapıyor. üretici firma ise tiger'ın henschel, Maus'un Porsche, motorunuda yine başka bir alman motor fabrikası döküyor. öyle bir tank ki 1967 arap israil savaşında israil tarafından kullanılıyor ve kendinden daha üstün 6 tane m-48'i yok ediyor. bu tankların bir çok anıları vardır bilenler illeki olacaktır aranızda

1200 metre öteden tiger gören amerikan tank mürettebatı m-4 sherman tankı bırakıp olay yerinden kaçıyorlar. kurskta 1 tiger'ın 24 tane rus t-34 tankını yok ettiği ortadadır. Ortalama 8 m-4 sherman'ı yok edebiliyorlardı. bir olayda da amerikan tankını vuruyor, içindeki mürettebat paramparça oluyor. atılan mermi arkadaki tankıda deliyor. böylece tek mermi ile 2 tankı delip geçiyor. bazı belgesellerde, abdlilerin değil özellikle rus belgesellerinde o dönemde savaşan askerleri konuştururlar. orda tigerin yenilmezliğinden söz eden bir çok asker vardı. hatta birinde 25 tane t-34 mermisi isabet etmesine rağmen tigera hiç bir şey olmadığı söyleniyor. zırh kalınlığı ve 88 mm kalibreli topuyla diğer tanklardan çok daha üst düzeydi. fakat inanılmaz karmaşık yapısı ve benzinli motoruıyla çabuk arıza verdiği için tigerların kendisi dışında düşmanı yoktu ve kendi kendini durdurmadığı sürece onu durdurabilecek düşman yoktu.

yaptıkları insanlığa sığmayan deneyleri vardır. bugün organ nakli yapılıyorsa naziler sayesindedir. ismini unuttuğum doktor vardı ve toplanan yahudiler üzerinde insanlığa sığmayan deneyler yapılmıştır. yapışık ikizleri ayırma, ayrık ikizleri yapıştırma, anestezisiz organ nakli, anestezili organ nakli vs.

bugün en iyi tank abd ve almanlar tarafından yapılır. bu noktada abdye teknolji transferi olmuştur. en iyi füzeleri de rusya yapar. Almanların fransadan londrayı vurduğu v-2 füzelerinin teknolojilerini alan rusya füze konusunda kendini geliştirmiştir. ayrıa savaş sonuna doğru nazilerin üzerinde çalışma yaptığı projeler, düşmanların eline geçmemesi için tamamına yakını yakılarak yok edilmiştir.
 
Son düzenleme:
tam olarak öyle değil, prusya harika bir imparatorluk. osmanlı ve türkiye cumhuriyeti ordularıda kurulduğundan beri alman ordu geleneğini kopyalamışlardır. o sistemle devam ediliyordu. daha önce amerikan sistemine dönülmeye çalışıldıysada başarılamadı. ta ki 15 temmuz 2016'ya kadar. bu tarihten sonra tsk tam olarak amerikan sistemine geçiş yapmış bulunmaktadır. Disiplinden daha çok, serbestlik göreceksiniz. orduda telefon kullanma serbestisi, başörtüsü serbestisi hatta ilerleyen dönemde irandaki gibi sakallı generaller de görülecektir ve daha sistemsel bir sürü saçmalıklar.

demek istediğim şey şu, günümüzde en babayiğit tank 60-65 ton. prusya döneminde tank yoktu. dolayısıyla prusya imparatorluğunda böyle sanayileşmede yoktu. en fazla top bulunuyordu. nazilere karşı tüm dünya düşman olduğu için petrol, demir gibi kaynakları bile dışardan alamıyordu. ne üretecekse ve hangi kaynak lazımsa kendi ülkesinden temin etmesi gerekiyordu. iskandinavyanın işgal edilme nedeni demir-çelik kaynağı. bu ortamda bile günümüz tanklarından 3 kat daha ağır bir tankı 190 tonluk maus tankını, 60 tonluk tiger tankını, 70 tonluk tiger 2 tankını dökebiliyorlardı. türkiye 2005ten beri altay tankı diyor mesela, 2017 yılına geldik hala 60 tonluk dandik bi tankı dökemiyor ülke. bu adam savaş sırasında yapıyor. üretici firma ise tiger'ın henschel, Maus'un Porsche, motorunuda yine başka bir alman motor fabrikası döküyor. öyle bir tank ki 1967 arap israil savaşında israil tarafından kullanılıyor ve kendinden daha üstün 6 tane m-48'i yok ediyor. bu tankların bir çok anıları vardır bilenler illeki olacaktır aranızda

1200 metre öteden tiger gören amerikan tank mürettebatı m-4 sherman tankı bırakıp olay yerinden kaçıyorlar. kurskta 1 tiger'ın 24 tane rus t-34 tankını yok ettiği ortadadır. Ortalama 8 m-4 sherman'ı yok edebiliyorlardı. bir olayda da amerikan tankını vuruyor, içindeki mürettebat paramparça oluyor. atılan mermi arkadaki tankıda deliyor. böylece tek mermi ile 2 tankı delip geçiyor. bazı belgesellerde, abdlilerin değil özellikle rus belgesellerinde o dönemde savaşan askerleri konuştururlar. orda tigerin yenilmezliğinden söz eden bir çok asker vardı. hatta birinde 25 tane t-34 mermisi isabet etmesine rağmen tigera hiç bir şey olmadığı söyleniyor. zırh kalınlığı ve 88 mm kalibreli topuyla diğer tanklardan çok daha üst düzeydi. fakat inanılmaz karmaşık yapısı ve benzinli motoruıyla çabuk arıza verdiği için tigerların kendisi dışında düşmanı yoktu ve kendi kendini durdurmadığı sürece onu durdurabilecek düşman yoktu.

yaptıkları insanlığa sığmayan deneyleri vardır. bugün organ nakli yapılıyorsa naziler sayesindedir. ismini unuttuğum doktor vardı ve toplanan yahudiler üzerinde insanlığa sığmayan deneyler yapılmıştır. yapışık ikizleri ayırma, ayrık ikizleri yapıştırma, anestezisiz organ nakli, anestezili organ nakli vs.

bugün en iyi tank abd ve almanlar tarafından yapılır. bu noktada abdye teknolji transferi olmuştur. en iyi füzeleri de rusya yapar. Almanların fransadan londrayı vurduğu v-2 füzelerinin teknolojilerini alan rusya füze konusunda kendini geliştirmiştir. ayrıa savaş sonuna doğru nazilerin üzerinde çalışma yaptığı projeler, düşmanların eline geçmemesi için tamamına yakını yakılarak yok edilmiştir.

Olaya sadece fiziksel bakılırsa evet doğru ama her gelişmenin çekirdeğinde fikri gelenekler vardır dolayısıyla Almanya'nın atılımını 18.yy'den itibaren incelemek gerekir. Nazi Almanyası dönemindeki teknolojik gelişmeleri 1700'de kurulan prussian academy of sciences'dan ayrı değerlendiremeyiz. Naziler'in acımasız yöntemleri, farklı moral değerleri sebebiyle bu dönemde belli başlı alanlardaki gelişme çok daha hızlı olmuş olabilir ki öyle de olmuştur.

Rusya'nın füze konusunda kendini geliştirmesi daha çok soğuk savaş sonrası ABD ile hava ve deniz kuvvetleri özelinde rekabet edememesi neticesinde oldu. Özellikle gerek know how gerekse ekonomik nedenlerden ötürü havada farkın iyice açılmasıyla hava savunma sistemlerine yatırım yaptı ve karşılığını da aldı. (S sisteminden bahsediyorum)

Açıkçası tank konusuna pek katılmıyorum, günümüz tankları hemen hemen eş değer seviyelerde lakin (FLIR) (ERA) (APS) gibi sistemlerin hızlı bir şekilde gelişmesiyle abraham tankları rakiplerine göre geride kaldı. Pentagon'da bunun gayet farkında olacak ki çeşitli raporlar hazırlandı ve abraham tanklarını üreten firma yeni tank üretmek üzere çalışmalara başlamak istedi ama senato reddettiği için öylece kaldı. Ha isteseler çok kısa sürede olağanüstü bir tasarıma sahip tankla sahneye çıkarlar tabi o ayrı konu, savunma bütçeleri felaket seviyelerde.

Unutmadan; Tankların savaş alanındaki katkısı hardware'den çok mürettabatın becerisiyle doğru orantılı. Günümüzde tank vs tank savaşları yaşanması hemen hemen imkansız, tankların baş düşmanı omuzdan ateşlenen anti tank silahları ve IED'ler zira.
 
Son düzenleme:
Olaya sadece fiziksel bakılırsa evet doğru ama her gelişmenin çekirdeğinde fikri gelenekler vardır dolayısıyla Almanya'nın atılımını 18.yy'den itibaren incelemek gerekir. Nazi Almanyası dönemindeki teknolojik gelişmeleri 1700'de kurulan prussian academy of sciences'dan ayrı değerlendiremeyiz. Naziler'in acımasız yöntemleri, farklı moral değerleri sebebiyle bu dönemde belli başlı alanlardaki gelişme çok daha hızlı olmuş olabilir ki öyle de olmuştur.

Rusya'nın füze konusunda kendini geliştirmesi daha çok soğuk savaş sonrası ABD ile hava ve deniz kuvvetleri özelinde rekabet edememesi neticesinde oldu. Özellikle gerek know how gerekse ekonomik nedenlerden ötürü havada farkın iyice açılmasıyla hava savunma sistemlerine yatırım yaptı ve karşılığını da aldı. (S sisteminden bahsediyorum)

Açıkçası tank konusuna pek katılmıyorum, günümüz tankları hemen hemen eş değer seviyelerde lakin (FLIR) (ERA) (APS) gibi sistemlerin hızlı bir şekilde gelişmesiyle abraham tankları rakiplerine göre geride kaldı. Pentagon'da bunun gayet farkında olacak ki çeşitli raporlar hazırlandı ve abraham tanklarını üreten firma yeni tank üretmek üzere çalışmalara başlamak istedi ama senato reddettiği için öylece kaldı. Ha isteseler çok kısa sürede olağanüstü bir tasarıma sahip tankla sahneye çıkarlar tabi o ayrı konu, savunma bütçeleri felaket seviyelerde.

tank konusunda pek katılmıyorum abrams konusunda özellikle. abrams seri bir tanktır. m serileri gibi. m1a1 açık alan içindir, ırak işgalınde şehirlerde madara oldular. m1a2 abrams ise a1lerin eksiklerinin kapatıldığı, günümüzün yenilmez tankı olarak nitelendirir.
 
tam olarak öyle değil, prusya harika bir imparatorluk. osmanlı ve türkiye cumhuriyeti ordularıda kurulduğundan beri alman ordu geleneğini kopyalamışlardır. o sistemle devam ediliyordu. daha önce amerikan sistemine dönülmeye çalışıldıysada başarılamadı. ta ki 15 temmuz 2016'ya kadar. bu tarihten sonra tsk tam olarak amerikan sistemine geçiş yapmış bulunmaktadır. Disiplinden daha çok, serbestlik göreceksiniz. orduda telefon kullanma serbestisi, başörtüsü serbestisi hatta ilerleyen dönemde irandaki gibi sakallı generaller de görülecektir ve daha sistemsel bir sürü saçmalıklar.

demek istediğim şey şu, günümüzde en babayiğit tank 60-65 ton. prusya döneminde tank yoktu. dolayısıyla prusya imparatorluğunda böyle sanayileşmede yoktu. en fazla top bulunuyordu. nazilere karşı tüm dünya düşman olduğu için petrol, demir gibi kaynakları bile dışardan alamıyordu. ne üretecekse ve hangi kaynak lazımsa kendi ülkesinden temin etmesi gerekiyordu. iskandinavyanın işgal edilme nedeni demir-çelik kaynağı. bu ortamda bile günümüz tanklarından 3 kat daha ağır bir tankı 190 tonluk maus tankını, 60 tonluk tiger tankını, 70 tonluk tiger 2 tankını dökebiliyorlardı. türkiye 2005ten beri altay tankı diyor mesela, 2017 yılına geldik hala 60 tonluk dandik bi tankı dökemiyor ülke. bu adam savaş sırasında yapıyor. üretici firma ise tiger'ın henschel, Maus'un Porsche, motorunuda yine başka bir alman motor fabrikası döküyor. öyle bir tank ki 1967 arap israil savaşında israil tarafından kullanılıyor ve kendinden daha üstün 6 tane m-48'i yok ediyor. bu tankların bir çok anıları vardır bilenler illeki olacaktır aranızda

1200 metre öteden tiger gören amerikan tank mürettebatı m-4 sherman tankı bırakıp olay yerinden kaçıyorlar. kurskta 1 tiger'ın 24 tane rus t-34 tankını yok ettiği ortadadır. Ortalama 8 m-4 sherman'ı yok edebiliyorlardı. bir olayda da amerikan tankını vuruyor, içindeki mürettebat paramparça oluyor. atılan mermi arkadaki tankıda deliyor. böylece tek mermi ile 2 tankı delip geçiyor. bazı belgesellerde, abdlilerin değil özellikle rus belgesellerinde o dönemde savaşan askerleri konuştururlar. orda tigerin yenilmezliğinden söz eden bir çok asker vardı. hatta birinde 25 tane t-34 mermisi isabet etmesine rağmen tigera hiç bir şey olmadığı söyleniyor. zırh kalınlığı ve 88 mm kalibreli topuyla diğer tanklardan çok daha üst düzeydi. fakat inanılmaz karmaşık yapısı ve benzinli motoruıyla çabuk arıza verdiği için tigerların kendisi dışında düşmanı yoktu ve kendi kendini durdurmadığı sürece onu durdurabilecek düşman yoktu.

yaptıkları insanlığa sığmayan deneyleri vardır. bugün organ nakli yapılıyorsa naziler sayesindedir. ismini unuttuğum doktor vardı ve toplanan yahudiler üzerinde insanlığa sığmayan deneyler yapılmıştır. yapışık ikizleri ayırma, ayrık ikizleri yapıştırma, anestezisiz organ nakli, anestezili organ nakli vs.

bugün en iyi tank abd ve almanlar tarafından yapılır. bu noktada abdye teknolji transferi olmuştur. en iyi füzeleri de rusya yapar. Almanların fransadan londrayı vurduğu v-2 füzelerinin teknolojilerini alan rusya füze konusunda kendini geliştirmiştir. ayrıa savaş sonuna doğru nazilerin üzerinde çalışma yaptığı projeler, düşmanların eline geçmemesi için tamamına yakını yakılarak yok edilmiştir.

Bilim, Kültür, Sanayi, Medeniyet ismine ne verilirse verilsin birikimleriyle ilerler. Almanların 18. yüzyıldan itibaren bilim sanayi konusunda yaptığı atılımlar sayesinde bahsettiğin araçlar yapabildiler bahsettiğim nokta bu. Prusya dünya tarihi için önemli bir devlettir. Kendilerine göre bir askerlik deneyimi ve tecrübeleri var. Teutonic Order özellikle bu askeri geleneğin parçalarından biridir. Prusya'nın çekirdeğini oluşturan kültür ve coğrafya üzerinde hakimdiler. Bahsettiğin Osmanlı örneklemesinde yola çıkarsak Habsburg hanedanı da Osmanlı askeri sistemine göre kendilerini yenileyip kale savunma sistemlerini değiştirdiler. Savaş dönemleri her zaman bilimsel ilerlemeye ön ayak olmuştur. Dar zamanda ortaya çıkan gereksinimler insanlık tarihini hep bir noktaya taşıdı. 1. Dünya Savaşında İngilizler cepheleri delmek için ilk tank tipini ortaya çıkardı ve kullandılar. Keza Alman ordusu Benelux ve Fransa işgali sonra hava kuvvetleri ile İngiltere'yi boğmak istese de radar sisteminin geliştirilmesiyle pek çok saldırıyı önlediler. Örnekler çoğaltılabilir tabii. Askeri alanda ilerlemenin ucu bucağı olmayacağı açık bir gerçek olsa gerek.

Bütün bu Alman teknolojik gücüne rağmen Kızıl Ordu'yu durduramadılar sonuç olarak Berlin'i işgal ettiler. Stalin'in Great Purge sonrası orduyu güçsüz duruma düşürmesinin sonucundan iyi yararlandılar fakat istedikleri sonucu elde edemediler ya da hesapsız bir işe girişti Almanlar. Öyle ya da böyle savaştığı ülkelerinde kendine göre bir gücü ve geleneği var. İngiltere kadar denizde ve havada güçlü değillerdi ayrıca petrol ve ham madde sahibi değildiler. Sovyetler kadar da insan kaynakları yoktu. Yani Almanların üstünlüğünün konuşulduğu kadar eksik oldukları yerlere de değinilmeli.
 
tank konusunda pek katılmıyorum abrams konusunda özellikle. abrams seri bir tanktır. m serileri gibi. m1a1 açık alan içindir, ırak işgalınde şehirlerde madara oldular. m1a2 abrams ise a1lerin eksiklerinin kapatıldığı, günümüzün yenilmez tankı olarak nitelendirir.

M1A2'nin son varyantı olan M1A2 sepv3 pek çok konuda Leclerc,leo 2,merkava gibi tankların son versiyonlarının gerisinde... Tabi bunlar kağıt üstünde olan şeyler, her şey sahada belli olur. M1A2 Sepv3, e çok yakın olan M1A2 S'in ATGM'ler karşısında ne kadar çaresiz olduğu huşiler tarafından ortaya kondu; birden fazla suudi tankı havaya uçtu.
 
Bilim, Kültür, Sanayi, Medeniyet ismine ne verilirse verilsin birikimleriyle ilerler. Almanların 18. yüzyıldan itibaren bilim sanayi konusunda yaptığı atılımlar sayesinde bahsettiğin araçlar yapabildiler bahsettiğim nokta bu. Prusya dünya tarihi için önemli bir devlettir. Kendilerine göre bir askerlik deneyimi ve tecrübeleri var. Teutonic Order özellikle bu askeri geleneğin parçalarından biridir. Prusya'nın çekirdeğini oluşturan kültür ve coğrafya üzerinde hakimdiler. Bahsettiğin Osmanlı örneklemesinde yola çıkarsak Habsburg hanedanı da Osmanlı askeri sistemine göre kendilerini yenileyip kale savunma sistemlerini değiştirdiler. Savaş dönemleri her zaman bilimsel ilerlemeye ön ayak olmuştur. Dar zamanda ortaya çıkan gereksinimler insanlık tarihini hep bir noktaya taşıdı. 1. Dünya Savaşında İngilizler cepheleri delmek için ilk tank tipini ortaya çıkardı ve kullandılar. Keza Alman ordusu Benelux ve Fransa işgali sonra hava kuvvetleri ile İngiltere'yi boğmak istese de radar sisteminin geliştirilmesiyle pek çok saldırıyı önlediler. Örnekler çoğaltılabilir tabii. Askeri alanda ilerlemenin ucu bucağı olmayacağı açık bir gerçek olsa gerek.

Bütün bu Alman teknolojik gücüne rağmen Kızıl Ordu'yu durduramadılar sonuç olarak Berlin'i işgal ettiler. Stalin'in Great Purge sonrası orduyu güçsüz duruma düşürmesinin sonucundan iyi yararlandılar fakat istedikleri sonucu elde edemediler ya da hesapsız bir işe girişti Almanlar. Öyle ya da böyle savaştığı ülkelerinde kendine göre bir gücü ve geleneği var. İngiltere kadar denizde ve havada güçlü değillerdi ayrıca petrol ve ham madde sahibi değildiler. Sovyetler kadar da insan kaynakları yoktu. Yani Almanların üstünlüğünün konuşulduğu kadar eksik oldukları yerlere de değinilmeli.

En nihayetinde Sovyet seri üretimi, Alman mükemmeliyetçiliğini yendi.

Bakınız Kursk savaşı.
 
Bilim, Kültür, Sanayi, Medeniyet ismine ne verilirse verilsin birikimleriyle ilerler. Almanların 18. yüzyıldan itibaren bilim sanayi konusunda yaptığı atılımlar sayesinde bahsettiğin araçlar yapabildiler bahsettiğim nokta bu. Prusya dünya tarihi için önemli bir devlettir. Kendilerine göre bir askerlik deneyimi ve tecrübeleri var. Teutonic Order özellikle bu askeri geleneğin parçalarından biridir. Prusya'nın çekirdeğini oluşturan kültür ve coğrafya üzerinde hakimdiler. Bahsettiğin Osmanlı örneklemesinde yola çıkarsak Habsburg hanedanı da Osmanlı askeri sistemine göre kendilerini yenileyip kale savunma sistemlerini değiştirdiler. Savaş dönemleri her zaman bilimsel ilerlemeye ön ayak olmuştur. Dar zamanda ortaya çıkan gereksinimler insanlık tarihini hep bir noktaya taşıdı. 1. Dünya Savaşında İngilizler cepheleri delmek için ilk tank tipini ortaya çıkardı ve kullandılar. Keza Alman ordusu Benelux ve Fransa işgali sonra hava kuvvetleri ile İngiltere'yi boğmak istese de radar sisteminin geliştirilmesiyle pek çok saldırıyı önlediler. Örnekler çoğaltılabilir tabii. Askeri alanda ilerlemenin ucu bucağı olmayacağı açık bir gerçek olsa gerek.

Bütün bu Alman teknolojik gücüne rağmen Kızıl Ordu'yu durduramadılar sonuç olarak Berlin'i işgal ettiler. Stalin'in Great Purge sonrası orduyu güçsüz duruma düşürmesinin sonucundan iyi yararlandılar fakat istedikleri sonucu elde edemediler ya da hesapsız bir işe girişti Almanlar. Öyle ya da böyle savaştığı ülkelerinde kendine göre bir gücü ve geleneği var. İngiltere kadar denizde ve havada güçlü değillerdi ayrıca petrol ve ham madde sahibi değildiler. Sovyetler kadar da insan kaynakları yoktu. Yani Almanların üstünlüğünün konuşulduğu kadar eksik oldukları yerlere de değinilmeli.

almanlar %80 oranıyla kendi nüfusuyla savaştı. Ruslarda ise ön cephelere azınlıklar sürüldü. savaşın kaybedilme nedenini bir şeye bağlayamayız. bana göre tek bir nedeni var stalingrad yenilgisi.

ordu grubu güneyden kafkasyaya inerken fikir değiştirilip stalingrada bölünüyor, ama ordunun başına daha önce hiç tümen yönetmemiş paulus getiriliyor. ve bu adam stratejist 485.000 mevcutlu ordusu var. bu adam şehri sadece uçaklarla ve topçu atışlarıyla yok etmek istiyor. nitekim öyle de yapıyor ve ilk günün bilançosu 40.000 ölü. hitler sabırsızı ve askeri alanda bana göre geri kafalısı şehre girilmesini emrediyor. Paulus emri dinlemek istemesede mecburen giriyor. Almanların doktrini blitzkrieg idi yani yıldırım savaşı. bu nasıl olur kırsalda tanklarla yıldırım gibi ilerleyerek. Zaten tankın amacıda şehir savaşı için değil. Paulusun değil sadece, tüm alman generallerinin girmek istemeyeceği bir yerdi stalingrad. ateş açılan binaya doğru tank namlusu kalkmıyordu bile. Alman üniformaları yazlık, miğfer çelik, eldivenler ince idi. paulusun askerlerinin yarısı bu şekilde donarak öldüler. Ruslarda ise giysiler kürk gibi, uyku tulumu gibiydi. eldivenleri çift yönlü pamukluydu. silah sıkacağınız zaman parmaklarınızı açıyordunuz. parmaklarınızı yumduğunuzda ise eldivenin diğer tarafına geçiyordu parmaklar ve her tarafınız sıcacık, kesinlikle üşüme gibi sorun olmuyordu.

güçlü alman hava kuvvetleri göringin egosu uğruna potansiyel performansını yansıtamamıştır. Stalingradın sağ ve sol kolunda hareketlilik gören alman pilotlar durumu paulusa bildirmiş, paulusta hitlere. Fakat hitler çekilmenin korkaklık olduğunu söylemiştir. nitekim şehrin %90'ını alan almanlar kanatlardan risk almışlardır ve pilotların hareketlilik gördüğü köşelerden 1 milyonluk rus ordusu paulusu kuşatmıştır. Buna rağmen paulus telaşlansada kuşatma tam olarak tamamlanmadığı için yarma harekatı yapmak istemiş bunu da hitlere bildirmiştir. Fakat o dik kafalılığıyla ya ölüm ya zafer diyordu. kurnaz bir hareketle paulusu mareşal yaptı. Bu da demek oluyorki, mareşaller esir düşmez, yenilirse intihar eder. paulus kuşatmayı yarıp ordusunu kurtarma fikrinde idi. hitler ise hava kuvvetleriyle ikmal edeceğini, giysi cephane ve yiyecek yollayacağını vaat etmiştir. bu vaatlere inanan paulus, şehir merkezinde savaşmaya devam etmiştir. fakat ordusu ikmal edilememiş 90.000e kadar mevcudu kalmıştır. ne yazıkki artık kuşatma daha da sağlamlaşmış ve yarma ihtimali kalmamıştır. bu yüzden o deli herif için intihar etmeyi reddedip teslim olmuştur. fakat 90 bin ordusunun sadece 6 bini hayatta kalmıştır. savaş bitince nürnberg askeri mahkemelerinde yargılanarak üsleri aleyhinde tanıklık etmiştir. fakat afrikadaki rommel gibi hitleri dinlemeyip ordusunu kurtarabilme ihtimali olduğu için bunu devamlı düşünmüş, ölen askerlerin kendisi yüzünden öldüğünü düşünerek kafayı sıyırmış ve beyin motor becerilerini kaybederek felaket bir ölüm yaşamıştır. ülkesine döndüğünde karısını görememiştir.

Bu arada Generallerin ilahı olan prusyalı von masteinin bu olaya yorumuda şöyledir, paulusun kuşatmayı yarması gerektiğini, hatta kendisininde koridor açarak onu kurtarmaya hazır olduğunu bildirmiş, hem önden hem arkadan koridor açılarak paulus ve ordusunun kurtarılmasını gerektiğini söylemiş, bunun akabinde de şehri 2 hafta içinde teslim alacağını hitlere bildirmiştir. Hitler politik olarak ne kadar başarılı ise askeri olarak rütbesi kadar yani bir on başı kadar beceriye sahipti. Stalingradda 6. ordunun imhasından sonra almanya zaten çözülüyor. o saçma şehirde tutulup kalmayıp arazide devam edilse idi rusya kalmayacaktı. yine kurskta, hitler von mansteini ne kadar sevmesede, nedenide bir prusyalının asla nazizimi benimseyemeyecek olması. böyle önemli bir savaşa böyle önemli generali atamıştır. manstein hiç beklemeden saldırma taraftarıydı. çünkü tank sayıları düşmandan 3 kat daha azdı ve yok edildiklerinde almanyadan ikmal edilmesi gerekliydi. ruslar ise bunu anında telafi edebiliyordu. hitler ona 3 ay ertelemesini söyledi. bu sürede de zukov inanılmaz ölümcül savunma hattı hazırlıyor. mansteinin taktiği daima kıskaç olmuştur yine öyle yapıyor. sağ tarafta kendi birimi bu tuzakları aşarken sol tarafta almanlar tıkanıyor. dolayısıyla her şey iyi giderken hitler kendi ordusuna neredeyse kumpas kuruyor. Onlar hitlerin hırsı nedeniyle kaybetti. eğer almanların başında manstein, rommel gibi dehalar olsaydı bu dünya gibi 2 dünya olsa yenilmezlerdi.

Onları abd bile durduramayacaktı, şu var, sadece atom bombası atarak durdurabilirlerdi. zaten onu yapacaklardı. sovyetlerin ise ordusunun tasfiye edilmese bile zayıf olduğu aşikar. hitler 1942*1943 finlandiya görüşmelerinde gizli alınan ses kaydında bizzat söylüyor. şuana kadar 42.000 tank imha ettik diyor. 42.000 tanka almanya hiç sahip olmamıştır. onların savaşı bu gidişatta kaybedeceği %100 idi. ama neredeyse tüm dünyanın birleşip tek bir ülkeye saldırıp onu dizginleyebilmesi 6 sene sürmüştür. italya japonya örneği vermeyin lütfen, her ikiside ayak bağı oldular.
 
M1A2'nin son varyantı olan M1A2 sepv3 pek çok konuda Leclerc,leo 2,merkava gibi tankların son versiyonlarının gerisinde... Tabi bunlar kağıt üstünde olan şeyler, her şey sahada belli olur. M1A2 Sepv3, e çok yakın olan M1A2 S'in ATGM'ler karşısında ne kadar çaresiz olduğu huşiler tarafından ortaya kondu; birden fazla suudi tankı havaya uçtu.

mürettebat becerisine bağlı herşey. tsk her ne kadar eski gücünde olmasada m60 sabralar ile abramslı bedevileri yener. savaşmaktan aciz bedevileri örnek alamayız bu konuda. merkava çöl dışında perişan bir tanktır ve israil onu kendi ihtiyaçlarına göre üretmiştir. bir merkava türkiyenin işini göremez.

Abramslar 2 km2lik alanda rakiplerine karşı yenilmez bir tanktır. herhangi bir tankı 1 mermi ile yok etme kapasitesine sahip az sayıda tanklardan biridir
 
Son düzenleme:
almanlar ana t-34ü ele geçirip rus tank birliğine sızma yapmıştır. ve eski rus askerleri almanların ne kadar barbarca ve ustaca tank kullandığından bahseder. eleştirilecek yerleri kesinlikle soykırım yapmaları.

şöyle bir şey var. orada zaferi getiren rusyada değildir. abddir. her cephede almanlar rakiplerinden az cephaneye sahiptiler. rommel afrikada tanksızlıktan 88mm ingiliz tanklarına uçaksavar silahıyla atış yapıyordu. tiger efsaneside burdan doğdu zaten. yine benzini bittiği için sahilde çakılı kalmıştır. haftada 3 gün ikmal alıyordu akdenizden. onuda ingilizler almanların şifreli konuşmasını çözdüğü için nereden nasıl geldiklerini bilip ikmalini vuruyorlardı. genellikle yiyecek bile gelmiyordu afrikaya. Üstelik ingilizler almanların her hareketini bildiği halde, yinede karşı koyamamıştırlar churchill abdyi ziyaretinde bizzat roosevelt'ten tank dileniyor. kaç tane istiyorsunuz dediğinde de verebildiğiniz kadar diye cevap alıyor. 300 tane banttan yeni çıkmış m-4 shermanlar ingilizlere hibe ediliyor. ingilizlerin afrikada rommel'i tanrı olarak ve yenilmez insan üstü bir varlık olarak nitelendirdiği sırada bu silahlarla almanları yeniyorlar.

ruslara hibe edilen binlerce kamyon ve zırhlı araçlar. almanların 5 günde gittiği yolu ruslar 5 saatte gidiyordu. Roosevelt'e savaştan sonra sorduklarında, m-4 shermanı nasıl buldunuz, zaferi getiren silah bu muydu diye. o da hayır kamyonlar (markasını da söylüyor) sayesinde kazandık diyor. ABD sistem devletidir ve nazilerden, ruslardan daha ustadır. Orada her iki devi çarpıştırdı. kendi girmek yerine rusları eşşek niyetine kullandı. canını değilde ortaya malını koyarak almanyayı ruslara boğdurdu. yoksa rusların bisikletten bozma tanklarının almanlara üstünlük kurduğunu söyleyemeyiz. rusyayı birazda ipten alan abddir.
 
Son düzenleme:
Üst Alt