Koronavirüs Hakkında Önemli Bilgiler

Şüphelendiğiniz durumlarda 184'ü arayın!

Türkiye'nin Garantörlük Hakları


Aşağıdaki yazıda ülkemizin sahip olduğu garantörlükleri göreceksiniz. Çoğu çiğnenmiş ve yok sayılmış olsa da paylaşmakta fayda var..



Devletler hukukuna göre; garantörlük, garantör ülkeye tek taraflı güç kullanma yetkisi veren (Kıbrıs örneği) veya Uluslararası bir antlaşmaya taraf olmaktan kaynaklanan yetkileri kullanabilmeye imkân sağlayan haklardır.


Garantörlük haklarını kullanırken Birleşmiş Milletler (BM)’in 24 Ekim 1970 tarihli ve 2625 sayılı “Devletlerarasında BM Şartına Uygun Şekilde Dostane Münasebetler Kurma ve İş Birliği Yapmaya Dair Milletler Arası Hukuk İlkeleri Hakkında Bildiri’nin göz önünde bulundurulması gerekmektedir. BM kararları tavsiye niteliğinde olmasına rağmen söz konusu BM bildirisi uluslararası örf adet hukukunun temel belgelerinden birisi olarak kabul edilmektedir. BM’nin 14 Aralık 1974 ve 3314 sayılı kararı gereği, aksi ispat edilinceye kadar ilk güç kullanan taraf da saldırgan olarak kabul edilmektedir.


Güçlü devletlerin siyasal olarak oluşturduğu durumlar ve devletlerarası mutabakata varılan konular daha sonra devletler hukuku kuralına dönüşmektedir. Bu kapsamda Türkiye’nin komşu ülke topraklarında var olduğu düşünülen garantörlük haklarını ve bu haklardan doğabilecek uygulamalarını inceleyeceğiz.

Kıbrıs

Türkiye’nin imzaladığı Lozan Antlaşması’nın 20’nci maddesine göre; Türkiye, Britanya Hükümeti’nin 5 Kasım 1914 tarihinde ilan ettiği Kıbrıs’ın ilhakını tanımıştır. Böylece Kıbrıs İngiltere’nin hâkimiyetine geçmiş* tir. Daha sonra İngiltere kendi çıkarlarını gözeterek Kıbrıs’a kendi kendini yönetme hakkı vermeyi kararlaştırmıştır.

İngiltere, bu durumda Kıbrıs’taki egemenliğin Yunanistan’a geçeceğini ve Lozan’da kurulan dengenin Yunanistan lehine değişeceğini düşündüğünden Türkiye’nin de bu konudaki girişimleri sonucu Türkiye’ye “ilgili taraf ’ sıfatı vermiştir. Türkiye bu gelişme sonucunda 195960 antlaşmalarına müdahil olmuştur. 195960 yıllarında imzalanan Zürih, Londra ve Lefkoşa antlaşmaları uyarınca Kıbrıs’ta hukuki statünün korunması amacıyla ilgili taraflara “harekete geçme hakkı" verilmiştir. Türkiye bu hakkını kullanarak 1974 yılında Kıbrıs’a müdahale etmiştir.

Irak

Musul Konusu

Osmanlı dönemindeki Musul Vilayeti, 1918 yılında İngilizlerin Irak’ı işgal etmesiyle Türk topraklarından ayrılmıştır. Lozan Barış Antlaşması öncesinde Türk tarafı Musul ile ilgili ön kararlar almasına rağmen bunları gerçekleştirememiştir.
Lozan Antlaşması’nın Siyasal Hükümler başlığı altındaki 3. maddesin* de Türkiye Irak sınırı konusunun çözümü anlaşma sonrasına bırakılmış, anlaşma sağlanamazsa Milletler Cemiyeti yetkili kılınmıştır. Antlaşmanın

16. maddesinde ise, Türkiye’nin “her ne nitelikte olursa olsun, sahip olduğu tüm hak ve senetlerden vazgeçtiği" ifade edilerek o günkü sınırlarının dışındaki bütün haklarından (3. madde esasları hariç) vazgeçmiştir.

Lozan sonrası hükümetler arası anlaşma sağlanamamış ve Milletler Cemiyeti, 16 Aralık 1925’te Türkiye ile Irak arasındaki Brüksel Hattı diye bilinen geçici sınırın güneyindeki toprakların Irak’a bırakılmasını kabul etmiştir. Türkiye ile yeni kurulan Irak Devleti arasındaki sınır, 5 Haziran 1926 tarihinde Türkiye, İngiltere ve Irak’ın Ankara’da imzalamış olduğu “Türk Irak Sınırı ve İyi Komşuluk Antlaşması" gereğince tespit edilmiştir. Bu sınır daha sonra yapılan küçük düzeltmeler dışında bugünkü Türkiye Irak sınırını teşkil etmektedir. Türkiye, Musul vilayetini bu antlaşmayla İngiliz mandası altındaki Irak Devleti’ne bırakmıştır.

Antlaşmanın 4. maddesine göre Irak’a bırakılan topraklardaki halkın uyrukluğu Lozan Antlaşması’nın 3036. maddelerine göre çözüme kavuşturulacaktır. Bu kapsamda 18 yaşın üzerinde olanlardan Türkiye’ye dönmek isteyenler iki yıl içerisinde Türk vatandaşlığı için başvurabileceklerdir.

1926 tarihli antlaşmadan sonra Irak’ın kuzeyi ile ilgili olarak mevcut sınırın değiştirilmesini sonuçlandırabilecek iddialar siyasi nitelik taşımaktadır. Devletler hukukuna göre, uluslararası sınırları belirleyen antlaşmaların ortadan kalkması, devletlerin bölünmesi ve iç düzenin değişmesi sınırların değişmesine neden olmamaktadır. Hukuki taraflar olan Türkiye ve Irak’ın anlaşması olmadıkça sınırın değiştirilmesi mümkün değildir.

Petrol Geliri Konusu

Lozan Antlaşması’ndaki Musul uzlaşmazlığını çözen ve Irak ile sınırlarımızın çizildiği 1926 tarihli Ankara Antlaşması’na göre Türkiye, Musul Vilayetindeki haklarından 25 yıllık petrol geliri karşılığında vazgeçmiş* tir. Türkiye’nin payı, petrol şirketinin Irak Hükümeti’ne ödemekle yükümlü olduğu meblağın %10’u oranında olacaktır.

Bu konuda yapılan araştırmalarda iki görüş ortaya çıkmıştır.

Birinci görüşe göre; yapılan antlaşmayı gerçekleştirilen mektup nota neticesinde Türkiye bu hakkından 500.000 sterlin karşı* lığında vazgeçmiştir. Dolayısıyla bu konuda herhangi bir sorun bulunmamaktadır.

İkinci görüş bağlamında yapılan diğer bir araştırmaya göre ödenme* si gereken paranın tamamı Türkiye’ye ödenmemiş, Türkiye alacaklı durumda kalmıştır. 1934 yılından itibaren Bütçe Kanunları ve Kesin Hesap Kanunları incelendiğinde 18 yıl süre ile Irak Hükümeti’nden alacağın kıs* men tahsil edildiği tespit edilmiştir. Bu konuda yapılan hesaplamaya göre Türkiye’nin alacağı meblağ 5,5 milyon sterlin olup yaklaşık 3,5 milyon sterlinin tahsil edildiği anlaşılmakta ve yaklaşık 2 milyon sterlin eksik ödeme yapıldığı belirlenmektedir.

1951 yılından 1986 yılına kadar Bütçe Kanunlarında Musul petrolleri alacağı olarak gösterilen tutar 1986 yılından sonra gösterilmemeye başlanmıştır. Bu alacağın Eylül 1985 yılında Dışişleri Bakanlığı ile Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı’ndan Maliye Bakanlığı’na gelen yazılar üzerine kaldırıldığı ifade edilmektedir.

Bağdat Demiryolu Konusu

Osmanlı Devleti, Konya’dan Bağdat ve Basra Körfezi’ne kadar uzanacak olan demiryolunun (Bağdat Demiryolu) 200 km uzunluğundaki ilk kısmının finansmanı amacıyla 5 Mart 1903 yılında ihraç edilen Devleti Aliyei Osmaniye %4 faizli Bağdat Demiryolu Birinci Kısmı istikrazı Osmanisi Tahvili ile 2,2 milyon sterlinlik borçlanma yapmıştır.

Tahvillere ilişkin borç sözleşmesi Deutsche Bank, Düyunu Umumiye İdaresi ve kurulacak Bağdat Demiryolu Şirketi adına Anadolu Demiryolu şirke* ti ile Osmanlı Hükümeti arasında imzalanmıştır. Tahviller 20 sterlin değe* rinde olmak üzere 108 bin adet olup vergiden muaf olarak ihraç edilmiştir. Tahvil bedelleri 1 Temmuz 1904’ten itibaren 98 yılda (bitiş tarihi 2001) geri ödenecektir.

Bu borçlanmaya karşılık, sonradan yapılan eklemeler dahil olmak üze* re, Osmanlı hükümeti toplamı 107 bin lirayı bulan Aydın vilayeti Çeşme kazası aşar gelirlerinden 12 bin 500 lira; Bağdat vilayetinin Hille kazası aşar gelirinden 12 bin 500 lira; Musul kazası aşar gelirinden 6 bin lira; Diyarbakır vilayetinin Mardin kazası aşar gelirinden 6 bin lira ve Halep ve Urfa sancakları aşar gelirinden 70 bin lira gelirlerini teminat olarak göstermiştir.16

Bağdat Demiryolları için daha sonra ilkinin son ödeme tarihi 2006, ikincisinin son ödeme tarihi 2010 yılı olmak üzere iki kez daha borçlanma yapıldığı ifade edilmektedir. Türkiye, 1923 tarihli Lozan Antlaşması (Lozan Antlaşması, II. Bölüm, Mali Hükümler, I. Bölüme I. Ek: Osmanlı İmparatorluğu’nun savaş öncesi kamu borçları tablosu 1 Kasım 1914) gereğince, Osmanlı’nın, Bağdat eyalet gelirlerini karşılık göstererek yap* tığı borçlanmayı üstlenerek 1926 tarihli Ankara Antlaşması’yla Bağdat eyaletinden ve gelirlerinden mahrum kalınmasına rağmen bu borçları ödemiştir.17

Söz konusu ödemelerin Bağdat Demiryolu Hattı’nın hangi kısımla* rı için yapıldığı konusunda bir açıklık bulunmamaktadır. Eğer ödemesi yapılan kısım Türkiye topraklarında bulunmuyorsa Türkiye’nin alacaklı olacağı düşünülmektedir.
Bağdat vilayetinden ve gelirlerinden mahrum kalınmasına rağmen bu borçların ödenmesi, Türkiye’nin Musul gelirlerinden kaynaklanan alaca* ğını tahsil etme arzusunu haklılaştırmaktadır.

Sınır Güvenliği Konusu

1926 tarihli Ankara Antlaşması’nın 611. maddelerine18 göre her iki devletin topraklarındaki yağmacı ve eşkıyaları diğer devlet görevlilerine bildirmek, sınırlarını geçmesi halinde 75 km.lik hudut mıntıkasında önlemek görevi verilmiştir. Bu görev daha ziyade polis, jandarma ve gümrük memurlarının kullanımı ile ilgili olup doğrudan silahlı kuvvetlerin müdahalesi anlamına gelmemektedir.

Daha sonra sınır güvenliği kapsamında Irak ile Şubat 1983’te “Sınır Güvenliği ve İşbirliği Antlaşması” imzalanmıştır. Söz konusu antlaşma, iki devlete de önceden haber vermek koşuluyla birbirlerinin topraklarında “sıcak takip” hakkı tanımıştır. Türkiye bu hakkını PKK terörüne karşı yapılan bazı harekâtlarda kullanmıştır. Ancak söz konusu antlaşma Körfez Savaşı sonrasında Saddam yönetimi tarafından yenilenmemiştir.19

BM’nin 24 Ekim 1970 tarihli ve 2625 sayılı bildirisine göre;20 “Her Devletin, diğer bir Devletteki bir iç savaşı veya terörist hareketleri örgütlemekten, tahrik etmekten, onlara yardım etmekten veya bu hareketlere katılmaktan veya kendi ülkesinde böyle hareketlerin yapılmasına yönelik organize faaliyetlere göz yummaktan kaçınma görevi vardır.”

Acara

Türkiye, Batum Livası’nı (Acara) Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcis*tan tarafından 13 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Kars Antlaşması’nın 6. maddesine göre, şartlı olarak Gürcistan’a devretmiştir. Antlaşma ile Türkiye, Acara’daki halkın haklarını koruma altına al*maktadır.

Gürcistan’ın bağımsızlığını kazanmasından sonra 1992 yılında imzalanan “Türkiye Gürcistan Dostluk ve İşbirliği Antlaşması" ile Kars Antlaşması tekrar onaylanmıştır. Ayrıca Türkiye ile Gürcistan arasında herhangi bir sınır anlaşmazlığı bulunmamaktadır.

Gürcistan’ın bağımsızlığını kazanmasından sonra oluşan geçiş döneminde Acara Cumhurbaşkanı Aslan Abaşidze, iktidarını güçlendirmeye çalışmış, ekonomik çıkarlar elde etmeye başlamış ve RF’nin etkisine girmiştir. Yapılan seçimden sonra Devlet Başkanı Saakaşvili’nin Acara’yı ziyaretini engellemeye çalışması üzerine, Saakashvili Gürcistan Parlamentosu’nun kendisine verdiği yetkiye dayanarak 6 Mayıs 2004 tarihinde Acara’daki yerel yönetimi lağvetmiştir. Oluşan kriz ortamı RF’nin müdahalesiyle sona ermiş ve Abaşidze ülkeyi terk etmiştir. Abaşidze’nin devrilmesinden sonra Acara Özerk Cumhuriyeti’nin statüsü Gürcistan Anayasası’nda yapılan değişikliklerle kısıtlanmıştır. O dönemde Kars Antlaşması’nın 6. maddesine aykırı olarak yapılan düzenlemelere karşı Türkiye’nin etkin tedbirler almadığı görülmektedir.

Bugün Acara, Gürcistan Cumhurbaşkanı’na bağlı meclis başkanı ta* rafından yönetilen özerk bir cumhuriyet olarak varlığını sürdürmektedir. Ancak bölgede yoğun bir Hıristiyanlaştırma faaliyetinin sürdürüldüğü ve son yıllarda yapılan araştırmalara göre Müslüman çoğunluğun yarı yarı ya azaldığı anlaşılmaktadır. Acara bayrağına haç işaretinin koyulması da dinsel özerkliği zedelemektedir. Müslüman isimlerinin kullanılmasına izin verilmemesi de uygulanan diğer bir dinsel ve kültürel baskıdır. Tüm bunlar değerlendirildiğinde Kars Anlaşması’nın 6. maddesinin ihlal edildiği düşünülmektedir.

Acara, sahip olduğu ulaştırma hatları ve Batum Limanı vasıtasıyla Gürcistan ekonomisi için hayati önem taşımaktadır. Acaralıların tamamen Gürcüleştiğini iddia eden bazı Gürcü bilim adamları Acara’nın özerkliğinin kaldırılmasını savunmaktadır. Ancak özerkliğin kalkabilmesi için Acara kültürünün tamamen yok olması ve Türkiye’nin anlaşmalardan doğan haklarından vazgeçmesi gerekmektedir.

Gürcistan’da Ermenilerin çoğunlukta olduğu Jevaheti bölgesine kom* şu olan Acara, Ermenistan’ın denize ulaşma imkânı açısından da önem arz etmektedir. Bugün Jevaheti bölgesinde Ermenistan’ın güçlü bir etkisi bulunmaktadır. Ermenistan, dış ticaretinin önemli bir bölümünü bu böl* ge kanalıyla yapmaktadır. Bu nedenle de Acara bölgesi Türkiye için ayrı bir öneme sahiptir.


Nahçıvan

16 Mart 1921’de Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında Moskova’da imzalanan “Dostluk ve Kardeşlik Antlaşması’nın 3. maddesine ve 13 Ekim 1921’de Kars’ta Türkiye ile Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan arasın* da imzalanan Dostluk Antlaşması’nın 5. maddesine göre; ilgili taraflar Nahçıvan kesiminin Azerbaycan’ın koruyuculuğunda özerk bir bölge oluşturulması konusunda anlaşmışlardır.

Bu bağlamda, Türkiye Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti’nin statüsünün devamında dolaylı bir güvence unsurudur. Herhangi bir statü değişikliğinde Türkiye’nin “soruna müdahale hakkı” oluşmaktadır.

Soğuk Savaş sonrası Kafkasya’daki devletlerin bağımsızlıklarını ka* zanmaları sürecinde Ermenilerin 1992 yılında Dağlık Karabağ bölgesine saldırmaları ve Hocalı katliamı, “tarafsız arabuluculuk” yapan Türkiye’nin Azerbaycan yanlısı bir politika izlemesine neden olmuştur. Dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın savaşa girebileceğini ima eden sözleri, BDT Ortak Genelkurmay Başkanı Shaposhnikov tarafından “Türkiye’nin müdahalesinin üçüncü dünya savaşına yol açacağı” ifade edilerek Rusya tarafından sert bir şekilde cevaplandırılmıştır.

9 Şubat 1994 yılında Türkiye ile Azerbaycan arasında yapılan “İşbirliği ve Karşılıklı Yardım Protokolü” Türkiye ile Azerbaycan arasındaki savunma işbirliğini de sağlamaktadır. Bu kapsamda Azerbaycan’ın talep etmesi durumunda Türkiye’nin Azerbaycan’a yardım etmesi gerekmektedir. Protokolün Türkiye’ye Azerbaycan ile birlikte Nahçıvan’ın “savunulmasına ilişkin işbirliğinde bulunma hakkı” oluşturduğu düşünülmektedir.

Nahçıvan, ABD, İran, Rusya tarafından da dikkatle izlenen bir bölgedir. Ermenistan için, yüzyıllardır hayalini kurdukları Büyük Ermenistan projesinin bir parçasıdır. ABD de Nahcivan’ı, İran’ı kuzeyden baskı altında tutmak için bir araç olarak kullanmak isteyebilecektir. Son zamanlarda Nahçıvan ile İran arasında bir yakınlaşmadan da söz edilmektedir.

Netice itibarıyla; Moskova ve Kars Antlaşmaları gereğince, Nahçıvan’ın özerklik statüsünün herhangi bir şekilde değiştirilmesi gayretleri karşısında Türkiye’nin “soruna müdahale hakkının doğacağı düşünülmektedir. 9 Şubat 1994 tarihinde Türkiye ile Azerbaycan arasında yapılan “İş Birliği ve Karşılıklı Yardım Protokolü” gereğince ise Azerbaycan’ın talep etmesi durumunda Türkiye’nin Azerbaycan’a yardım etmesi gerekmektedir.

Sonuç olarak;

Türkiye’nin, Kıbrıs dışında uluslararası antlaşmalardan kaynaklanan garantörlük hakkının bulunmadığı anlaşılmaktadır. Kıbrıs’ta Türkiye’ye “ilgili taraf” statüsü İngiltere’nin iradesi kapsamında verilmiştir.

1926 tarihli Ankara Antlaşması’na göre Türkiye Musul Vilayetindeki haklarından 25 yıllık petrol geliri karşılığında vazgeçmiştir. Ödenmesi gereken paranın tamamının Türkiye’ye ödenip ödenmediğine dair görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Ayrıca Bağdat Demiryolu Hattı için yapılan ödemeler konusunda da belirsizlik bulunmaktadır.

Sahip olduğu ulaştırma hatları ve Batum Limanı vasıtasıyla Acara Bölgesi Gürcistan için hayati önem taşımaktadır. Bugün Acara, Gürcistan Cumhurbaşkanı’na bağlı meclis başkanı tarafından yönetilen özerk bir cumhuriyet olarak varlığını sürdürmektedir. Ancak bölgede yoğun bir Hristiyanlaştırma faaliyetinin sürdürüldüğü ve son yıllarda yapılan araştırmalara göre Müslüman çoğunluğun yarı yarıya azaldığı anlaşılmaktadır. Acara bayrağına haç işaretinin koyulması da dinsel özerkliği zedelemektedir. Müslüman isimlerinin kullanılmasına izin verilmemesi de uygulanan diğer bir dinsel ve kültürel baskıdır. Tüm bunlar değerlendirildiğinde Kars Anlaşması’nın 6. maddesinin ihlal edildiği düşünülmektedir.


Gürcistan’da Ermenilerin çoğunlukta olduğu Jevaheti bölgesine kom* şu olan Acara, Ermenistan’ın denize ulaşma imkânı açısından da önem arz etmektedir. Bugün Jevaheti bölgesinde Ermenistan’ın güçlü bir etki* si bulunmaktadır. Ermenistan, dış ticaretinin önemli bir bölümünü bu bölge kanalıyla yapmaktadır. Bu nedenle de Acara bölgesi Türkiye için ayrı bir öneme sahiptir. Söz konusu durumun düzeltilmesi ile ilgili olarak öncelikle iç hukuk imkanlarının zorlanması gerekmektedir. Bu kapsam* da Gürcistan’a nota verilerek Kars Antlaşması’nın ihlalinin önlenmesinin sağlanması uygun bir hal tarzı olarak değerlendirilebilir. İki ülke arasında gerginlik oluşması ve ihlalin devamı veya antlaşmayla oluşturulan durumun ortadan kaldırılması Türkiye’ye misilleme veya BM şartının VII. bölümündeki zorlayıcı tedbirleri (ekonomik ambargo, diplomatik ilişkilerin kesilmesi ve ulaşım veya iletişim hatlarının kesilmesi vb.) uygulayabilme hakkı oluşmaktadır.

Ancak bağımsızlıktan günümüze kadar Gürcistan’la geliştirilen askeri, ekonomik ve siyasi ilişkiler değerlendirildiğinde ve Bakü, Tiflis, Ceyhan Boru Hattı konusunda Gürcistan’la ilişkilerin dostane bir şekilde devam etmesi gerektiği göz önünde bulundurulduğunda anlaşmazlıkların öncelikle diplomasi yoluyla çözülmesi uygun olacaktır.

Moskova ve Kars Antlaşmaları gereğince, Nahçıvan’ın özerklik statüsü* nün herhangi bir şekilde değiştirilmesi gayretleri karşısında Türkiye’nin “soruna müdahale hakkı” doğmaktadır. 9 Şubat 1994 tarihinde Türkiye ile Azerbaycan arasında yapılan “İş Birliği ve Karşılıklı Yardım Protokolü” gereğince ise Azerbaycan’ın talep etmesi durumunda Türkiye’nin Azerbaycan’a yardım etmesi gerekmektedir. Ancak Türkiye’nin bölgeye silahlı bir müdahalede bulunması durumunda bölgeye ilgisi bulunan küresel ve bölgesel güçler ile sorunlar yaşayabileceğini de göz önünde bulundurmak gerekmektedir.

Kaynak: Türk Dünyası Araştırmaları Sayı: 218 - Dr. Ahmet AKTER
 
Son düzenleme:
Üst Alt