YORUM | İcatlar Alanı Futbol: En Büyük Mucidi Pep Guardiola

Murat Urhan

Süper Moderatör
Yönetici
Katılım
18 Şub 2011
Mesajlar
69,792
Beğeniler
399
Puanları
193
#1
Johan Cruyff onun için, “Oyunu Tanrı'nın istediği gibi görür" demişti. Guardiola, Cruyff'un izinden giderek görüş alanını genişletmeye devam ediyor.

pep-guardiola_ntn4oufho02s1iioyblmypowx.jpg


Futbol tarihi boyunca, büyük teknik direktörlerin yolları hep ikiye ayrılmıştır. Bu ayrılığın kısaca nedeni şudur: Bir kısım teknik direktörler, “Topa sahipseniz, gol atma olasılığınız fazlalaşır" diye düşünmüşlerdir. Bazı teknik direktörler de, “Topa sahipseniz, hata yapma olasılığınız artar” deyip buna karşı çıkmıştır.

Futbola yön vermiş ve iz bırakmış bütün teknik direktörlerin bir filozofisi vardır ve yukarıda tanımladığımız bu iki görüşü, sol ve sağ filozofi olarak adlandırabiliriz. Sol filozofi, proaktif düşünür. Oyunda daha fazla yaratıcılığa ve estetiğe önem verir, oyunculara yeteneklerini sergileyebilmeleri için özgürlük alanları tanır. Sağ filozofi ise reaktif düşünür. Daha disiplinli ve savunma ağırlıklı takımlar yaratır, daha sonuç odaklıdır ve onlar için en güzel zaferler, 1-0’lık galibiyetlerdir.

70’lerde sol filozofinin en büyük temsilcilerinden biri Cesar Luis Menotti’ydi. Ardından karşısına sağ filozofiye sahip Carlos Bilardo çıkmıştı. 80’lerde sol filozofinin en ateşli savunucularından biri Valery Lobanovski’ydi, karşısında ise sağ filozofinin sıkı bir uygulayıcısı olarak Konstantin Beskov’u bulmuştu. 90’lardaysa sol filozofi en parlak zamanlarını Arrigo Sacchi önderliğinde İtalya’da yaşamıştı, aynı şekilde Giovanni Trapattoni’nin önderliğinde sağ filozofi de öyle...

2000’lere geldiğimizde de futbolda bu iki filozofi kendine yeni temsilciler bulmaya devam etti ve en nihayetinde günümüz futbolunun en ünlü sol ve sağ filozofları olarak Pep Guardiola ve Jose Mourinho sivrildi. Bu yazının konusu Guardiola olduğu için, daha çok sol filozofiye odaklanacağız. Yoksa diğer cenahın futbola katkılarını yok saydığımız ya da küçümsediğimiz düşünülmesin.

“Sadece futboldan anlayan, futboldan da anlamaz” der Menotti. Çok erken kaybettiğimiz değerlerimizden biri olan Ulus Baker, felsefeden ve sinemadan anladığı kadar futboldan da anlardı. Lobanovski’nin ölümünün ardından yazdığı yazı, hâlâ futbola dair okuduğum en sıkı metinlerden biridir. O yazıda şöyle der Baker, Sovyetler’in büyük futbol adamı için:

“Valery Lobanovski niçin önemlidir? Birincisi, futbol adı verilen bir oyuna ilk kez bir ‘geometri’ uygulamaya kalkıştığı için. Ona, futbolun Spinoza’sı desek yeridir. Tarihte ilk kez futbol sahasını tam anlamıyla ‘parselleyerek’ geometrik işleyen ‘önermeler’ yaratabilen kişi odur.”

Baker, futbolu bir “icatlar alanı” olarak tanımlar. Aradan yaklaşık 30 yıl geçtikten sonra, Lobanovski’nin ardından Guardiola da bir icatta bulundu. Sahayı dikine beş çizgiye ayırdı ve bize oyun alanına yatay değil dikey bakmayı öğretti. Böylece topa sahip olan takımların en büyük sorunu olan kapalı savunmaların nasıl aşılacağını da gösterdi.

Literatürümüze “half-space” (iç koridor) diye bir kavram soktu. Bir takım ne kadar derin ve çok adamla savunma yaparsa yapsın, mutlaka bir yerden boşluk vereceğini ve o yerin de kenar ile merkez arasındaki küçük boşluklar olduğunu gösterdi. Bütün mesele, o küçük boşlukları önce ortaya çıkartabilmek, ardından da sızabilmekti.

Johan Cruyff’un dediği gibi, “Kendinize bir boşluk yaratın ve sonra o boşluğa hareketlenin.” Bunun da nasıl yapılacağını Guardiola şöyle açıklıyor: “Pas yapmamızdaki amaç anlamsızca topu hareket ettirmek değil. Biz pas yaparak, rakibi hareket ettirmeyi amaçlıyoruz.”

Kendisiyle özdeşleşen tiki-taka’dan aslında nefret ettiğini söyleyen Guardiola’nın takımları bu yüzden çok fazla sayıda pas yaparlar, ama amaçsızca ya da oyunu öldürmek için değil. O kadar fazla ve hızlı bir şekilde pas yaparlar ki, bir yerden sonra rakibi hipnoz ederler ve rakip topa bakmaya başlar. Tam da o anda alanını kaybeder ve boşluk verir. Ve Guardiola’nın takımında o boşluğu anında fark edecek ve hareketlenecek birileri daima vardır.

Geçmişte Xavi Hernandez ile Andres Iniesta’ydı “uzay-zaman futbolu”nun alan tarayıcıları, bugün ise Kevin De Bruyne ile David Silva... Guardiola’nın başardıklarını harcadığı paraya bağlayanlar, De Bruyne’ün yaşadığı dönüşümü nasıl açıklayabilirler ki? Cruyff, “İçi para dolu bir çantanın gol attığını hiç görmedim” der, peki ya De Bruyne’ün bu sezon verdiği o inanılmaz pasları içi para dolu bir çantanın attığını göreniniz oldu mu?

Ulus Baker, futboldaki en etkili isimlerin, genellikle oyunun nerede oynanacağına karar verebilen oyuncular olduğunu söyler. De Bruyne, bundan iki sene önce yetenekli, hızlı, skorer, ama hemen her kanat oyuncusunda olduğu gibi doğru karar alma konusunda sıkıntıları olan ve bu yüzden bir üst seviyeye bir türlü geçemeyen bir potansiyeldi. İki sene içerisinde sahanın her bölgesinde oyunun nerede ve nasıl oynanacağına karar veren bir maestroya dönüştü. Kim yaptı bunu? Şeyh Mansur’un paraları mı, yoksa Guardiola’nın zekâsı mı?

Baker aynı yazısında, o dönemin baş maestrosu Zinedine Zidane’ın paslarını şu şekilde övüyor: “Rakibin asla yetişemeyeceği bir alana, apansız takım arkadaşlarından herhangi birinin yetişebileceği ‘bir alan’ gönderiyor. Yani, yalnızca topu bir bölgeye atıyor değil, oraya koşan arkadaşına uygun bir alan da ‘atıyor’.” Bu sözler, Guardiola'nın "pozisyon oyunu"nu ve bu oyunun baş mimarı De Bruyne'ü öyle iyi tanımlıyor ki. Zidane’dan sonra takım arkadaşlarına aynı alanları gönderebilen bir oyuncu daha izliyoruz ve düşünsenize, o oyuncu henüz sadece 26 yaşında. Sadece bunun için bile, Guardiola’ya minnettar olabiliriz.

Peki Guardiola bunu nasıl başarıyor? Xavi bunu, “Guardiola tüm vaktini yeni yöntemler aramakla geçiriyor” diyerek açıklıyor. De Bruyne ise, “Guardiola topa sahip olma yüzdesi ve 'pas, pas, pas' laflarından nefret ediyor. Yaptığımız tek şey bu değil, arkasında başka bir şey var” diyor.

Peki nedir bu başka şey? Alan ve zaman. Guardiola'nın takımlarının alametifarikası, alana ve zamana hükmetmeleridir. Manchester City sezon boyunca çıktığı hemen her maçta, sahanın her bölgesinde sanki bir kişi fazlaymış gibi oynadı. Bunu nasıl yapabildiler? Çünkü biri onlara, sahanın tamamını kullanmayı ve çabuk düşünüp birkaç pozisyon sonrasını görmeyi öğretmişti. Bu sayede maçlarda genellikle daha az koşan taraf oldular. Çünkü doğru yerde oldukları için, fazla koşmalarına gerek yoktu. Cruyff'un dediği gibi, "Sahada koşan bir oyuncu görüyorsanız, bilin ki geç kaçmıştır."

Devrimci, devrime inanan birine denilmez. Başkalarını da en az kendin kadar devrim fikrine inandırabiliyorsan, o zaman devrimci olarak anılmayı hak edersin. Guardiola da tepeden tırnağa bir futbol devrimcisi, çünkü oyuncularını sürekli güncellediği fikirlerinin doğruluğuna inandırmayı başarıyor.

Hatta Menotti’nin deyişiyle, “O futbolun Che Guevara’sı”. Çünkü fikirlerini sadece kendi ülkesinde değil; Almanya gibi 2000'lerin başında kendini yenilemeye başlayan ve yeni fikirlere "çok da ihtiyacı olmayan" bir ülkede ve tam tersi İngiltere gibi Avrupa’nın en tutucu, en kendini beğenmiş, en iyi futbolu kendilerinin oynadığını sanan bir ülkede de uygulamayı başardı. Ve bu iki ülkenin de futbola bakış açısını değiştirdi. Bence bu, Premier Lig’de Nisan ayının ortasında şampiyonluğunu ilan etmesinden çok daha önemli.

Ne diyordu Ulus Baker? “Futbolun pekala bir icatlar alanı olabileceğini asla unutmamak gerek." Evet, öyle. Futbol bir icatlar alanı, Pep Guardiola da onun en büyük mucidi...

Goal / Onur Özgen