Konuştuğumuz Dilin Yapısı Dünyayı Algılama Biçimimizi Etkiliyor!


Bir kavrayış bilimcisinin yaptığı araştırma, konuşulan dillerdeki farklılıkların, insanların hayatı algılama biçimleri üzerinde etkin rol oynadığını gösteriyor.

Kavrayış bilim alanında çalışmalar yapan Lera Boroditsky, farklı dilleri konuşan insanların çıkardıkları, bir şekilde anlam ifade eden ve ‘kelime’ olarak adlandırılan sesleri insan beyninin agılayabilmesinin, kendi içerisinde şaşırtıcı olduğunu düşünüyor.

Hatta Boroditsky’nin yaptığı bir araştırmada işler daha da tuhaflaşabiliyor.

San Diego’da bulunan California Üniversitesi’nde profesör olan Boroditsky, yakın bir zamanda New Orleans’ta düzenlenen TEDWomen adlı konferansa konuşmacı olarak katıldı. Yaptığı konuşma, insanların dünyayı algılama biçimlerinin, kullandıkları dilin dünyayı ne şekilde tercüme ettiğine bağlı olduğuna dairdi.

Boroditsky’nin araştırmasında ortaya koyduğu farklılıklar, oldukça tuhaf. Bu farklılıklar renk, zaman ve boyut algısından tutun da, cinsiyet, eğilim ve suçlama gibi daha büyük ölçekte kavramlara kadar farklılık gösteriyor.

İşte yaptığı çalışmadan ortaya çıkan etkileyici sonuçlar.

Zaman her yöne akabilir

f2bc5a9bdb5b8cfcf137bba207ed51e3a1601af4.png

Avustralya’da yaşayan 'Kukutai' adlı aborijin kabilesini ele alalım. Onlar, kendilerine ve dünyadaki tüm nesnelere, örneğin kuzey ya da güney gibi ana yönlere dayalı olarak yön tayin ederler. Yani sağ, sol, yukarı, aşağı gibi genel itibariyle vücuda kıyasla belirlenen göreceli yönleri kullanmazlar.

Bunun bir sonucu olarak Kukutailer zamanı, dünyanın büyük bir kısmında olduğu üzere soldan sağa doğru giden bir hareket olarak değil, batıdan doğuya doğru giden bir hareket olarak algılarlar. Yani bir kişinin yüzü kuzeye dönükse, zaman soldan sağa doğru gider. Fakat eğer 180 derece döner de, yüzünü güneye yöneltirse, bu sefer de zaman sağdan sola doğru akar.

Boroditsky, bir insan kendi lisan sistemini fiziksel dünyaya aktarmaya uyarlamaya çalıştığında, lisan farkının çabucak algısal farka dönüşmeye başladığını söylüyor.

Cansız nesneler insanların cinsiyet tanımlarıyla benzeşiyor

5eb37b196d9b6c19c0dca574c6761bdca8438fed.jpeg

İngilizce'de (Türkçe'de de öyle) kelimelerin cinsiyeti yoktur. Fakat Almanca ve İspanyolca gibi dillerde kelimeler eril ya da dişil olabilirler.

Boroditsky araştırmasında insanların nesneleri tanımlama biçimlerinin, o nesnelere kendi dillerinde verdikleri cinsiyet kavramıyla ilişkili olduğunu ortaya çıkarıyor.

Örneğin Almanca'da ‘köprü’ (die Brücke), dişil nesne olarak adlandırılır. Bu nedenle de Almanlar genellikle köprüleri ‘güzel’ ya da ‘şık’ gibi her ikisi de dişil manalar ifade eden sıfatlarla tarif etmeye meyillidirler. Buna mukabil İspanyolca konuşanlar ise kelimeyi eril olarak tanımladıkları için ‘güçlü’ ya da ‘dayanıklı’ gibi sıfatlarla tanımlarlar.

Bir renge verdiğiniz isim, onu ne denli fark ettiğinizi belirliyor

1eeaa58f457ab1a39a4a3bf80a48ab93eba453ca.jpeg

İnsanlar İngilizcede mavi rengi tek şekilde kategorize ederler: Mavi. Mavinin tonları olabilir ama hepsi de mavi renginin çeşitleridirler.

Diğer kültürler ise renkleri farklı şekilde gruplandırırlar. Bazıları daha az , bazılarıysa daha çok isimle. Boroditsky’nin araştırmasında daha çok kategorilendirme yapan kültürlerin, renk tonlarını daha ayrıntılı olarak tanımlamada diğerlerine oranla daha başarılı oldukları ortaya çıkıyor.

Örneğin Ruslar, açık mavi ve koyu mavi renkleri için ‘goluboy’ ve ‘siniy’ kelimelerini kullanırlar. Boroditsky insanlardan mavinin tonlarını tanımlamalarını ve mavi renk kareleri açıklık ve koyuluk derecesine göre sınıflandırmalarını istediğinde, yapılan beyin taramalarında Rusça konuşanların, İngilizce konuşanlara oranla çok daha hızlı ve daha iyi şekilde istenenleri yerine getirdikleri görülmüş.

Dilbilgisi yapısı insanların bir cinayet sahnesinin farklı detaylarına odaklanmalarına neden olabiliyor


5a8a302c53c76e43f0d370ed8e1974c85d253289.jpeg

Boroditsky’nin elde ettiği bir diğer bulgu, insanların kelimeleri cümle içerisinde sıralama biçimlerinin, gerçek dünyada odaklandıkları detayları etkilediğini gösteriyor.

İngilizcede cümle içerisindeki özneler dikkat çekiyor çünkü işi yapan onlar. Fakat İspanyolca’da ise insanlar sıklıkla fiilin pasif biçimini kullanıyorlar. Örneğin, X, Y’ye bir şey yapıyor değil de, Y’ye bir şey yapılıyor şeklinde. Yani özne ön planda olmaz.

Boroditsky yaptığı araştırmada bir olaya şahit olan kişilerin bu farka bağlı olarak olayı izlediğini gösteriyor. İspanyolca konuşanlar söz konusu bir olayda ne olduğunu anlamaya eğilim gösterirlerken, İngilizce konuşanlar ise suçlunun kim olduğuna odaklanıyorlar. Yani, hayatın nasıl açılım gösterdiğini belirleyen bir çeşit dilbilgisi yapısı yansıması.

webtekno
 
Geçen yüzyıl Ludvig Wittgenstein'ın ilk dönem felsefesinde değerlendirdiği konudur. Hatta meşhur bir aforizması vardır "Dilimizin sınırları dünyamızın sınırlarıdır diye" Tabi dijital dünyaya geçtiğimizden veri bu tarz konuların araştırılması azaldı ama tekrardan çoğalacaktır.

Redmi Note 4 cihazımdan Gscimbom mobil uygulaması ile gönderildi
 
her lisan bir insan diye boşuna demiyorlar

bir dili öğrendiğinde o dili konuşan insanlar gibi düşünüyorsun
 
Üst Alt